14/1/2008 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

Peter Drucker'ın Hayatındaki 7 Önemli Ders

Peter Drucker'ın Hayatındaki 7 Önemli Ders

Melih ARAT

Liseyi bitirip memleketim Viyana'dan pamuk ihracatçısı bir şirkete stajyer olarak gittiğimde henüz 18 bile değildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemişti, bense Latince öğrendiğim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuştum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi'nin Hukuk fakültesine de kaydoldum. O yıllarda Avusturya'da ya da Almanya'da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek şey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun şekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de işe gittiğimden tek bir derse bile girememiştim. Buna rağmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.

Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az şey öğrenmiştim. İş sabah yedi buçukta başlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12'de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya'dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduğumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg'un ünlü şehir kütüphanesi de, işyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca'dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.

İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!

Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, şimdi olduğu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaş almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek şey opera başlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri başlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiğim akşamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi'nin 1893'te yazdığı son operayı “Fallstaff”ı dinledim. Şu sıralar son derece popüler olsa da 1930'lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana'da yetişmiş bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eğitimim vardı. Birçok opera dinlemiş olmama rağmen, bunun gibi bir şey daha önce duymamıştım.

Bir araştırma yaptığımda beni son derece şaşırtan bir şey buldum. Bu opera; neşesiyle, yaşam için verdiği müthiş zevkle, inanılmaz doğallığıyla seksen yaşında bir adam tarafından yazılmıştı. 18 yaşında biri olarak, seksen yaş benim için inanılmaz bir yaştı. Daha sonra Verdi'nin kendisi için yazdıklarını okudum.

Fallstaff'ı yazmasından sonra ona şöyle sormuşlardı:

“Bu seksen yaşınızda, opera dünyasında yüzyılın en büyük bestecilerinden biri kabul edilmenize rağmen, niçin çılgınca bir çalışmayla yeni bir opera yazdınız ve niçin bu kadar sınırları zorlayan bir tane?”

Verdi şöyle cevap vermiş:

“Bir müzisyen olarak tüm yaşamım boyunca mükemmelliği kovaladım. O ise her seferinde benden sıyrılmaya çalıştı. Seksen yaşında da olsam onu bir kez daha yakalamaya çalışmayı denemek boynumun borcuydu.

Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bende silinmeyen bir etki bıraktı. Verdi, on sekiz yaşındayken eğitimli bir müzisyendi. Bense on sekiz yaşında ne olacağımı bilmiyordum, sadece pamuk ihracatında bir başarı abidesi olacağa benzemiyordum. On sekiz yaşında, olgunlaşmamış, acemi ve bir on sekiz yaşındaki bir gencin olabileceği kadar toydum. Otuzlu yaşlarımın başında nede iyi olduğumu ve hangi alana ait olduğumu biliyordum. Ancak ne iş yaparsam, yapayım, Verdi'nin sözleri benim kutup yıldızımdı.

İleri yaşıma bile gelsem, vazgeçmeyecektim. Mükemmeliyet için çalışacaktım, ne kadar kovalarsam, kovalayım onun benden kaçacağına emin olsam da…

İkinci Ders: İnsanların değil, Allah'ın dikkatini çekecek kadar mükemmel bir iş yap!

Aşağı yukarı aynı sıralarda, Hamburg'da stajyer olarak çalışırken “mükemmelliğin” ne anlama geldiğine dair bir hikaye daha okumuştum. Bu hikaye, Antik Yunan'ın en büyük heykeltıraşı Phidias'ın hikayesiydi. Milattan önce 440 yılında yaptığı anıtlar 2400 yıl sonra günümüzde dahi Atina'da Parthenon'un tepesinde ayaktadır. Bugüne kadar bunlar Batı geleneğinin en büyük heykeltıraşlık eserleri sayılmıştır. Phidias dünyanın en büyük heykeli olan Zeus heykelini kuyumcu gereçleriyle yapmıştır. Herkesin hayran kaldığı bu anıtlarla ilgili faturayı şehrin mali işler başkanına gönderdiğinde, başkan ödeme yapmayı reddetmiştir.

“Bu anıtlar, Atina'nın en yüksek tepesinin üstündeki tapınağın çatısına dikilmiştir. Herkes önyüzünü görebilse de, arka yüzünü kesinlikle görememektedir ve sen bize hiç kimsenin göremediği arka kısımlarını da fatura ediyorsun.”

Phidias sert bir şekilde yanıt verir:

“Yanılıyorsun, Tanrılar onu görebilir.”

Bunu Fallstaff'ı dinledikten kısa bir süre sonra okumuştum ve çarpılmıştım. Daha önce böyle bir şey görmemiştim. Tanrı'nın fark etmesini istediğim birçok şey yapmıştım, ama esas olan başka bir şeydi:

. İnsan, diğer insanların beklenti sınırlarında değil, Allah'ın beğeneceği, fark edeceği bir mükemmeliyet için çabalamalıydı.

İnsanlar, bana hangi kitabımı en iyi olarak kabul ettiğimi sorduklarında, gülümseyerek şöyle derim: “Bir sonraki.” Bunu sadece bir espri olarak söylemem. Verdi'nin opera yazarken ki ruhuyla söylerim, mükemmeliyet için bir kez daha denemek gerekir. Şu anda (bu satırları yazdığı sırada seksen beş yaşında) iki yeni kitap üstünde çalışıyorum. Öncekilerden daha iyi olacaklarını umuyorum ve daha da önemlisi mükemmele bir parça olsun daha yakın olacak. (Bunlardan biri yayımlandı. Peter Drucker, 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, Epsilon Yayınları, 2000)

Bir gazeteci olarak çalışmak

Birkaç yıl sonra, Almanya'ya Frankfurt'a taşındım. Bir borsa aracı şirketi için önce stajyer olarak çalıştım. New York Borsası'nın 1929'daki çöküşünden sonra aracı şirket iflas etti. Yirminci yaş günümde Frankfurt'un en büyük gazetesine, mali konularda ve dış ilişkiler konusunda yazar olarak girdim. Geçiş yaparak hukuk öğrenciliğime devam ettim. O yıllarda bir Avrupa üniversitesinden diğerine geçiş yapmak çok kolaydı. Hala hukukla ilgilenmiyordum; ama Verdi ve Phidias'ın verdiği dersler aklımdaydı. Bir gazeteci, birçok konuda yazmak zorundaydı ve böylece yetkin bir gazeteci olabilmek için herk konuda bir şeyler öğrenmeye karar verdim.

Üçüncü Ders: Birçok konuda derinleş!

Çalıştığım gazete öğleden sonra bitmek zorundaydı. Sabahları altıda çalışmaya başlar ve öğlen ikiyi çeyrek geçe bitirirdik. Böylece kendimi öğleden sonraları ve akşamları çalışmaya zorladım: Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, sosyal ve yasal kurumlar tarihi, finans ve diğerleri. Zamanla hala kullandığım bir sistemi geliştirdim. Her üç ya da dört yılda bir yeni bir konu seçerim; bu bazen istatistik olur, bazen ortaçağ tarihi, bazen Japon sanatı, bazen de ekonomi. Üç yıllık bir çalışma bir konunun uzmanı olmaya yetmez, ama anlamak için yeterlidir. Böylece son altmış yıldır, belirli bir dönemde tek bir konuyu çalışmışımdır. Bu bana sadece bilgi kaynağı olmamıştır. Aynı zamanda beni yeni disiplinlere, yeni yöntemlere ve yeni yaklaşımlara açık olmaya itmiştir.

Dördüncü Ders: İyi yaptıklarını, yapamadıklarını bil ve gelecek yıl için iyileştirme planı yap!

Kendimi uzun süre entelektüel olarak ayakta tutmama yol açan dördüncü dersi, Avrupa'nın önde gelen baş editöründen almıştım. Editör kadrosu oldukça genç insanlardan oluşuyordu. Yirmi iki yaşında, yardımcı yönetici editörlerden biri olmuştum. Bunun nedeni çok iyi olmam değildi, hiçbir zaman birinci sınıf bir gazeteci olmadım. Ama 1930'lu yıllarda otuz yaşın üstünde bu tür bir konum için uygun kimse kalmamıştı; hemen hepsi I. Dünya Savaşı'nda ölmüştü. Son derece yüksek ve sorumluluk gerektiren konumlar, benim gibi genç insanlar tarafından dolduruluyordu. Bu durum Pasifik savaşı'ndan on yıl kadar sonra 1950'lerin sonlarına doğru gittiğim Japonya'da da aynıydı.

O sıralar ellili yaşlarında olan baş editörümüz genç ekibini disipline etmek ve eğitmek için sonsuz uğraş veriyordu. Her hafta her birimizle yaptığımız işi ele alıyordu. Yılda iki defa yılbaşından sonra ve tatil iznimizden önce Haziran'ın sonunda bir Cumartesi öğleden sonramızı ve Pazar günümüzü bir değerlendirme toplantısına ayırırdık.

Bu toplantılarda neler konuşulurdu:

Önce geçmiş altı ayı değerlendirerek geçiriyorduk.

  • Editörümüz her zaman iyi yaptığımız şeylerle konuşmaya başlardı.
  • Daha sonra iyi yapmaya çalıştığımız şeylerle konuşmaya devam ederdi.
  • Bir sonraki aşamada yeterince çalışmadığımız şeyler hakkında konuşurdu.
  • Son olarak da kötü yaptığımız ya da başarısız olduğumuz konuların eleştirisini yapardı.

Son iki saatimizi gelecek altı aydaki işimizi öngörmeye ayırırdık.

  • Nelerin üstüne konsantre olmalıyız?
  • Neleri iyileştirmeliyiz?
  • Her birimizin öğrenmesi gerekenler nelerdir?

Bu toplantıdan bir hafta sonra, baş editörümüze izleyen altı ay için bir çalışma ve öğrenme programımızı her birimiz ayrı ayrı verirdik.

Bir önceki yılı değerlendirmek

Yaklaşık on yıl sonra, ABD'ye henüz geldiğimde, bunları hatırladım. 1940'larda önde gelen bir fakültede öğretim üyesiydim, kendi danışmanlık işimi başlatmış ve büyük kitaplar yayımlamaya başlamıştım. Daha sonra Frankfurt'taki editörümün öğrettiğini hatırladım. O zamandan beri, her yaz iki haftamı geçmiş yıldaki çalışmalarımı değerlendirmekle geçiriyorum. Önce iyi yaptığım şeyleri, sonra daha iyi yapabilecek olduğum şeyleri, iyi yapamadığım şeyleri ve son olarak kötü yaptığım ya da yapamadığım şeyleri değerlendiriyorum. Böylece danışmanlık, yazarlık ve öğretim işlerindeki önceliklerimi belirleyebiliyorum.

Hiçbir zaman, Ağustos ayında yaptığım bu planları tam olarak uygulayamadım, ancak bu çalışmalar beni Verdi'nin “mükemmeli yakalamak için çabala” düsturundan gitmeme yardım etti, mükemmel benden hep daha hızlı davranıp kaçtıysa da…

Beşinci Ders: Yeni bir göreve geldiğinde, yapman gerekeni öğren!

Bir sonraki öğrenme deneyimim birkaç yıl sonraydı. 1933'te Frankfurt'tan Londra'ya gittim, önce büyük bir sigorta şirketinin yatırımlar bölümünde analist olarak, daha sonra küçük ama hızlı büyüyen bir bankanın ekonomisti ve üç kıdemli ortağın genel sekreteri olarak çalıştım. Kurucu olan ortak yetmiş yaşlarındaydı ve diğer iki ortak otuzlu yaşlarının ortalarındaydı. Önce iki genç ortakla çalıştım ve daha sonra yaklaşık üç ay sonra yaşlı kurucu ortak beni ofisine çağırdı ve dedi ki:

“Sen buraya geldiğinde seni çok fazla dikkate almamıştım; hala da almıyorum. Ancak sen tahmin ettiğimden daha aptalsın; ve hatta sen hakkın olandan daha fazla aptalsın!”

Diğer iki genç ortaklar, hemen her gün beni göklere çıkarırken, bu ortak beni aptal bulmuştu.

Yeni bir göreve geldiğinde yapman gereken nedir

Yaşlı adam devam etti:

“Sen daha önce çalıştığın sigorta şirketinde çok iyi yatırım analizleri yapıyordun anlıyorum. Ama eğer biz senin yatırım analizi işine devam etmeni isteseydik, seni orada bırakırdık. Sen şu anda ortakların genel sekreterisin ve hala yatırım analizleri yapmaya devam ediyorsun.

  Yeni işinde etkili olmak için şu anda ne yapıyor olman gerekirdi?”

Çılgına dönmüştüm, ama yine de yaşlı adamın haklı olduğunu anlıyordum. Davranışımı ve çalışma şeklimi tamamen değiştirdim.

O zamandan beri, ne zaman yeni bir görev alsam, kendime şu soruyu sorarım:

“Yeni görevimde etkili olmak için ne yapmam gerekiyor?”

Bu sorunun cevabı her seferinde farklı olur.

Yaklaşık elli yıldır danışmanım. Birçok ülkede birçok organizasyonla çalıştım. İnsan kaynaklarının en büyük israf yolu, başarısız terfilerdir. Yetenekli insanlar terfi ettikleri yeni konumlarında birer başarı abidesine dönüşmüyorlar. Bunlardan çok azı tamamen başarısız olur. Çok daha büyük bir miktarı, ne başarısız olurlar, ne de başarılı olurlar, sadece ortalama olurlar. Çok azı ise başarılı olur.

(yeni görevinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini bulur ve onu yapar ve böylece)

On ya da on beş yıldır yetkin olan insanlar, ne olur da birden yetkinliklerini kaybederler? Aşağı yukarı bütün vakalarda gördüğüm, insanların benim Londra Bankası'nda yaptığım hatayı yaparlar. Yeni görevlerinde, onlara eski görevlerinden terfi etme yoluna açan işleri yapmaya devam ederler. Böylece yetkinliklerini kaybederler, çünkü yanlış şeyleri doğru şekilde yapıyorlardır.

Altıncı Ders: Kararlarını, kararların beklenen sonuçlarını yaz ve sonra gerçekleşenle tahminlerini karşılaştır.

Birkaç yıl sonra, 1945'lerde İngiltere'den Amerika'ya 1937'de taşındıktan sonra, üç yıllık çalışma konularımdan biri olarak “Erken Modern Avrupa Tarihi”ni seçmiştim, özellikle de beşinci ve altıncı yüzyılları. O dönemde Avrupa'da iki hakim güç vardı. Bunlardan biri, Jesuitler, bir diğeri ise Calvinistler idi.

Bu örgütlerden herhangi biri, kritik bir karar alıyorsa, beklediği sonuçları da yazmak zorundaydı. Dokuz ay sonra, gerçekleşen sonuçlarla tahminlerini de karşılaştırması gerekirdi.

Bu yöntem bir süre sonra,

  • kararı alan kişinin neyi iyi yaptığını ve
  • güçlü yanlarının neler olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca

  • ne öğrenmesi gerektiğini ve
  • hangi davranışların değişmesi gerektiğini
  • neleri iyileştirebileceğini de gösteriyordu.

Sonuç olarak,

  • neye yeteneği olmadığını ve neden uzak durması gerektiğini,
  • neyi iyi yapamadığını da gösteriyordu.

Bu yöntemi son elli yılda kendim içinde kullandım.

Not: Bu kitabın Geri Bildirim Analizi isimli bölümünde Peter Drucker'ın bu yöntemi nasıl kullandığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

  Yedinci Ders:

1949 Aralık ayında New York Üniversitesi'nde yönetim öğretmeye başlamıştım. Babam o sırada yetmiş üç yaşındaydı, California'dan bizi ziyaret etmeye gelmişti. Hemen yılbaşından sonra onun arkadaşı olan ünlü ekonomist Joseph Schumpeter'i ziyarete gittik. Babam emekli olmuştu, ama Schumpeter altmış altı yaşında hala Harvard Üniversitesi'nde ders veriyordu ve Amerikan Ekonomi Derneği'nin aktif başkanlığını yapıyordu.

1902 yılında babam Avusturya Maliye Bakanlığı'nda bürokrat olarak görevliydi ve üniversitede ekonomi öğretiyordu. Genç öğrenciler arasında en parlak olanı Schumpeter idi. Schumpeter, gösterişli, mağrur, iğneleyici bir kendini beğenmişti; babamsa sessiz, nazik ruhlu, kendini yok gösterecek kadar alçakgönüllüydü. Çok farklı olmalarına rağmen çok iyi iki dosta dönüşmüşler ve öyle kalmışlardı.

1949 yılında, Schumpeter çok farklı bir insandı. Altmış altı yaşında ve Harvard'daki son öğretim yılında, kendi şöhretinin doruğundaydı. İki eski dost, eski günlerden konuşarak harika vakit geçirdiler; ikisi de Avusturya'da yetişmiş ve çalışmışlardı ve ikisi de sonunda Amerika'ya gelmişlerdi. Schumpeter 1932'de babamsa dört yıl sonra. Sohbet sırasında babam aniden sordu:

“Joseph, neyle hatırlanmak istediğin hakkında hiç konuşuyor musun?”

Schumpeter, bir kahkaha patlattı, öyle ki ben bile güldüm. Schumpeter'in otuz kadar kitabı yayımlanmıştı ve iki tanesi baş yapıt sayılabilecek iki ekonomi kitabıydı, Schumpeter zaten bunlarla ünlenmişti. Belki gençliğinde sormuş olsaydık, muhtemelen Schumpeter, Avrupa'da kadınların en çok sevdiği adam, Avrupa'nın en iyi at binicisi ve dünyanın en büyük ekonomisti olarak hatırlanmak isteyecekti.

Schumpeter şöyle cevap verdi:

“Bu soru hala benim için önemli, ama artık bu soru için daha farklı bir cevabım var. Artık yarım düzine öğrenciyi, birinci sınıf ekonomistlere dönüştürmüş olmakla hatırlanmak istiyorum.”

Babamın yüzündeki hayret dolu ifadeyi görmüş olarak sözlerine devam etti:

“Biliyorsun, Adolph, artık kitaplarla ya da teorilerle anımsanmanın yeterli olmadığını bildiğim bir yaştayım. Birisinin yarattığı fark, eğer bir başka insanın yaşamında fark yaratmıyorsa, o kişi fark yaratmış sayılmaz.”

Babamın Schumpeter'i ziyaret etmesinin nedenlerinden biri de, Schumpeter'in hasta olması ve çok uzun yaşamasının beklenmemesiydi. Gerçekten de bizim ziyaretimizden beş gün sonra Schumpeter öldü.

Bu konuşmayı hiç unutmuyorum. Bu konuşmadan üç şey öğrendim:

•  İnsan öldükten sonra neyle hatırlanmak istediğini kendine sormalı.

•  Bu sorunun cevabı yaşlandıkça, olgunlaştıkça, dünya değiştikçe değişmeli.

•  Hatırlanmaya değer olan, birinin başkalarının yaşamlarında yarattığı (olumlu) farklardır.

  Not: Peter Drucker'ın Hayatındaki 7 Ders, Peter Drucker'ın Isao Nakauchi ile yaptığı mektuplaşmalardan oluşan bir kitap olan Drucker on Asia'dan derlenmiştir (Drucker on Asia, Butterworth Heinemann, Boston, 1997, sf. 102-110).

****

Peter Drucker'ın hayatındaki yedi dersi ilk olarak 1997 yılında okuduğumda çok etkilenmiştim.

Kitabın bir incelemesiyle birlikte, bu yedi dersin yukarıdakinden daha kısa bir özetini GYİAD'ın Değişim dergisi için hazırlamıştım. Ne var ki, o zaman GYİAD'ın dergisinden sorumlu olan Yönetim Kurulu Üyesi Hüsamettin Beyazıt, yazıyı uzun bularak kendi kafasınca kısaltarak çok önemli olan yukarıdaki bölümü çıkartmıştı.

****

Yukarıdaki metni açıklamaya ve yorumlamaya çok gerek yok aslında, ama yine de birkaç konuyu vurgulamak istiyorum.

Yönetim dünyasında otoritelerin otoritesi sayılan Peter Drucker, liseden hemen sonra çalışmayı tercih ettiyse de okumayı hiç bırakmamış. Kütüphaneler bitirdiğini tahmin ettiğim Peter Drucker'ın başarısı önemli ölçüde çalışmaya bağlıdır.

Liseden sonra Viyana'dan niçin Hamburg'a gittiğini bilmiyoruz. Pek ala Viyana'da bir stajyerlik bulabilirdi. Ancak kendi ayakları üstünde durmak ve belki de ailesinin şemsiyesinin altında artık çıkmak ve kendi kanatlarıyla uçmak üzere ayrılmıştı.

Yukarıdaki metinde üniversiteyi ve hukuk disiplinini hafife alan deyimler olsa da, Peter Drucker, uluslar arası hukuk konularında dahi otuz yaşından önce ders verecek kadar bu konuları da çalışmıştır.

Peter Drucker'ın yaşamında anlaşılan o ki sanat da önemli ölçüde yer almaktadır. Hamburg'da bulunduğu sırada haftada bir operaya gittiğini dikkate alacak olursak, kişisel gelişim konusuna kafayı takmış olanların sürekli olarak tiyatro, opera, konserler, dans gösterisi gibi etkinliklerden kafalarını çıkarmaması gerektiğini söyleyebiliriz.

Peter Drucker'ı sıra dışı yapan bir özelliği de, araştırmacılığı ve takipçiliği. Verdi'nin Fallstaff'ına gidip “vay be” deyip bırakabilirdi, ama o kütüphanelere gidip Verdi ile ilgili yazılmış kitapları, söyleşileri okumayı tercih etti.

Peter Drucker'ın hayatındaki önemli kavramlardan bir tanesi de coğrafi hareketlilik.

Hamburg'dan Frankfurt'a, Frankfurt'tan Londra'ya, Londa'dan New York'a, New York'tan California'ya gitmiş. Bu arada Japonya'da 1950'lerin sonunda kaldığını biliyoruz. Peter Drucker'ın biyografisini okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, Peter Drucker her gittiği şehirde hediyesini almış. Hamburg'a gitmeseymiş belki de Fallstaff'ı çok genç dinleyecekmiş. Hamburg'a gitmeseymiş, hayatımın yedi öğrenmesinden biri dediği dersi editöründen alamayacakmış. Londra'ya gitmeseymiş eşi Dorothy ile evlenemeyecekmiş. Amerika'ya gitmeseymiş danışmanlık kariyeri belki de başlamayacakmış.

Dünya üstünde ya da bir ülke içinde şehir değiştirmeden geçirilen bir yaşamda karşılaşılan iş ve öğrenme fırsatları, anlaşılan o ki, çok daha az.

“T” tipi öğrenme diye bir kavram kullanıyorum. T tipi öğrenme, belirli bir konunun tarihi gelişimini bilmeyi (T'nin dik çizgisi) ve konuyu genişlemesine bilmeyi (T'nin üst yatay çizgisi) gerektiriyor. Çocuk doktorları için T tipi öğrenme, hem çocuk doktorluğunun tarihi gelişimini bilmeyi, hem de genel olarak çocuk doktorluğunu bilmeyi kapsıyor. Eğer bir insan yaşamına, birden fazla konuda T tipi öğrenme sığdırabiliyorsa, o insan içine girdiği birçok alanda yaratıcı olabilir. Çünkü yaratıcılık, temelde farklı alanlardaki bilgilerin bağlanarak yeni bilgi üretme sürecidir. Yine farklı alanların tarihsel gelişimini bilme, geleceği de okumaya yardım eden önemli girdilerden biridir. Tarihin her hangi bir dilimi, ondan önceki dönemler için gelecektir. Örneğin, 1950 yılı, 1900 ya da 1850 için gelecektir. Peter Drucker gibi belirli bir alanın tarihini çalışmak, başka alanların gelişimini öngörmek için benzetim yapmaya fırsat verir. Gelecekte ne olacağını bilmek ise, dünyadaki en önemli bilgilerdendir.

Melih Arat kimdir?
Melih Arat, 21. Yüzyıl İçin Yönetim, Yönetimin Yazılı Olmayan Kuralları, Yönetimin Geleceği isimli kitapların yazarı; Değişimin Liderleri isimli kitabın editörü, Öğrenen Organizasyonlar isimli kitabın eş yazarıdır. Kalite Derneği'ne de Danışmanlık yapan Arat, Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi' nde yüksek lisans sertifika öğrencilerine Öğrenen Organizasyonlar ve Teknoloji Yönetimi dersleri vermektedir. Melih Arat düzenli olarak Milliyet, Finansal Forum, Dünya ve Zaman gazetelerinin insan kaynakları sayfalarına makale ve köşe yazıları yazmaktadır

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/1/2008 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

‘Ofiste sabahlamayı göze al!’ CEO’lardan lider

‘Ofiste sabahlamayı göze al!’ CEO’lardan liderlik tüyoları...
NURETTİN ÖZDOĞAN
Kola dağıtıcılığıyla işe başlayan Muhtar Kent’in Coca Cola CEO’luğuna kadar yükselmesi bir Türk’ün bu kadar büyük bir şirkette gelmiş olduğu en yüksek makam olarak dikkatleri çekti. İş dünyası, Kent’in Türk gençleri için bir model olduğunu vurguluyor.

Peki, CEO olmak için ne yapmalı? Çok iyi bir akademik kariyer mi? Doğuştan gelen liderlik becerisi mi? İnsan ilişkilerinin çok iyi olması mı? Dünyayı çok iyi bilmek mi? Bütün bunları CEO’lara sorduk. Onlar da biz gençler için cevapladılar.

Algida’nın başarılı genel müdürü Ahmet Coşar birçok üniversitede deneyimlerini öğrencilerle paylaşan bir isim. Diğer yöneticilerden farklı olarak, Algida markasının bugünü ve yarını için gençleri yakından takip eden üst düzey bir yönetici. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği sıralarında hedeflerinin ne olduğunu, o hedeflerin şekil değiştirip değiştirmediğini soruyoruz Coşar’a. Cevabı şöyle: “Üniversite yıllarında çok isteyerek okuduğum bölümde iyi bir öğrenci olmaya çalıştım. Tam başarılı olamadım. Bölümü gecikmeden bitirdim. Ama aynı zamanda bilgisayara merakım, spora aşırı düşkünlüğüm, çalışıp para kazanma ihtiyacım, Almanca ve Fransızca öğrenme mücadelem çok değişik alanlarla ilgilenmemi sağladı. Bugün bunların hepsinden ‘İyi ki yapmışım’ diye bahsederim. Ve şuna çok inanırım: İnsan yaptıklarından değil, yıllar geçtikçe yapmadıklarından pişman oluyor.”

Ahmet Çoşar üniversiteyi bitirir bitirmez genç girişimci kontenjanından kendi bilgisayar firmasını kurmuş. Müşteri memnuniyetinin ne kadar önemli olduğunu o yıllarda öğrenmiş. “Yanıma kıyafetlerimi alarak ofise pazartesi girip cuma öğlen çıktığım haftalar oldu. Masa başında sabahladığım, uyuduğum günler epey vardır ilk çalışma günlerimde...” diyerek anlatıyor o günleri. “O gün bu gündür iş hayatında ağır işçiyimdir ben. Başarı varsayımlarla gelmiyor, bu kesin.” diyor. Yıllardır üst düzey yöneticilik yaptığı Unilever dünyada yeni mezunların en çok işe girmek istediği şirketlerden. Ahmet Coşar iş başvurusu yapan gençlerin kendilerinde ilk günden itibaren “Ben şimdiden üst yönetimim ama o zamana kadar biraz takılayım.” özgüveni olduğunun altını çiziyor. “Bu aslında yeni dönemin çok güzel bir tanımı. Ancak başarı merak, istek, öğrenme, gelişime kararlılık, sabır ile gelecek ve düşündüğünüzden daha fazla zaman alacak bir olgudur.” sözlerine ekliyor.

Ortama göre liderlik

Anadolu Grubu, Borusan, Koç Holding ve Vestel gibi şirketlerde, Petkim, Sümerbank gibi dönemin önemli kamu kurumlarında yönetim kurulu üyeliği yapan, 1991’de Başbakanlık ekonomi başdanışmanlığı görevini üstlenmiş bir isim Yılmaz Argüden. Dünya Ekonomik Forumu tarafından “Geleceğin 100 Küresel Lideri” arasına seçilen Argüden, liderliği, başkalarının davranışlarını etkileyebilme yeteneği olarak ifade ediyor. “Liderlik etki yapılacak davranışa ve ortama göre bazı farklı özellikler gerektirebilir. Örneğin, savaşta liderlik ile siyasette liderlik, üniversitede liderlik, farklı kişisel özellikler gerektirebilir.” diyerek liderliğin deneyimle geliştirilebileceğine inanıyor. Dünya Gazetesi’nde ve Milliyet İK ekindeki yazılarıyla, yönetim ile ilgili yazdığı kitaplarla deneyimlerini paylaşan Argüden, bir makalesinde başarılı insanları şöyle tanımlıyor: “Onlar geleceği gözlerinin önünde canlandırmak için özel çaba gösterirler.” Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın kurulmasından bilimsel çalışmalarla politika üretimi için TESEV’in kurulmasına, Kalder başkanlığından Türk-Amerikan ve Türk-Kanada ilişkilerinin gelişmesine kadar birçok sivil toplum kuruluşunda, sosyal alanda liderlik yapmış. Yılmaz Argüden 3S’yi (kendine saygı; başkalarına saygı; her şeyde sorumluluk) unutmayın demesi yaptığı çalışmaların kendisindeki yerini yeterince açıklıyor. Sosyal çevreye önem vermenin gençlere neler kazandıracağı konusundaki yaklaşımı ise şöyle: “Sosyal çevreye önem vermek insanların başkalarını etkileme yetkinliklerini geliştirir, bir hedefe ulaşabilmek için başkalarının kaynaklarını da harekete geçirebilme fırsatı yaratır ve hepsinden önemlisi her insandan öğrenilebilecek yeni konular olduğu için insanın öğrenme kapasitesini ve bilgi düzeyini geliştirir. Üstelik bir karşılık beklemeksizin kurulan ilişkiler daha sağlam temelli olur ve insanın başkalarına kazandırdıkları aslında kendisi için en büyük kazançtır.”

İş dünyasının yakından tanıdığı bir headhunter yani bir beyin avcısı Murat Yeşildere. Finans sektöründe uzun yıllar üst düzey yöneticilik yapmış. Şimdi ise dünyanın en büyük yönetim danışmanlık firmalarından Egon Zehnder International’ın en genç yönetici ortağı. Büyük firmaların, dev yabancı şirketlerin, holdinglerin üst düzey yöneticilerini, CEO’larını buluyor. Yeşildere, yılda binlerce özgeçmiş okuyor ve yüzlerce de iş mülakatı yapıyor. Gençlerde “Özgeçmişinde yazılanlar ne kadar doluysa o kadar iyidir.” gibi bir kanı olduğunun üzerinde durarak şöyle konuşuyor: “Özgeçmişlerin dolu olması, eğer sizin hayattaki yaşadıklarınızın da derinliğini ve zenginliğini gösteriyorsa, ben de bu konuda gençleri teşvik ederim.” Yaşanan her tecrübenin insanı olgunlaştırdığının üstünde duruyor. Ayrıca “Türkiye’de iş hayatında gelişme tamamen hiyerarşiye, yani organizasyon şemasında, unvan olarak yükselmeye bağlı. Yetkinliğe, uzmanlığa, öğrenmeye dayalı bir gelişme mekanizması yok. Bunun üstüne bireyin yarattığı katma değere göre bir ödüllendirme sistemi de yok.” sözleriyle Türkiye’deki gençlerin daha üniversite sıralarındayken “müdür” olmayı hayal etmesinin kendisini şaşırtmadığını ifade ediyor. Üniversitelerde konferanslar vermekten büyük keyif aldığını söyleyen Murat Yeşildere, “Üniversitelerden çok şey beklemeyelim. Üniversite benim için bizi hayata hazırlayan bir kurum ama görevi öğretmek değil. Bence üniversitenin misyonu bizi farklılıkları da kucaklamaya, özümsemeye, hayatı yaşamaya hazırlamak. Etkileşim, öğrenme kanallarını, antenlerimizi açmak. Yoksa cilt cilt kitapları ezberleyerek pek bir yere varmak mümkün değil.” diyor. Birçok yeni mezunun aklında olan “Kurumsal bir şirket mi, yoksa küçük bir şirket mi yeni mezuna çok şey katar?” sorusuna Murat Yeşildere’nin cevabı yol gösterici: “Ben profesyonel hayatta kariyer yapmak isteyen gençlere öğrenmenin daha sistematik olduğunu düşündüğüm kurumsal şirketlerde ilk tecrübelerini yaşamalarını tavsiye ederim. Kendilerini öğrenerek ve gelişerek, orta-uzun vadede nasıl olsa gösterirler. Alternatif olarak ustadan öğrenebilecekleri bir şirkette başlamak da mümkün olabilir.”


Piramidin altını doldurun (Ahmet Coşar)

İş hayatınızda ilk yılların öğretici olmasına özen gösterin. Üniversite sonrası iş hayatında öğrenmeye devam etmek ve kişisel yetkinlikleriniz ilerleyen yıllarda sizi başarıya götürecektir. Meraklı, inançlı, tutkulu, sabırlı ve kararlı olmaya dikkat edin. Üst yönetici olmayı piramidin üstü olarak görün. Piramidin altını öğrenmeniz gerek kutucuklarla doldurun ve iş hayatınızın ilk yarısında bu kutucukları doldurmaya çalışın.

***

Bilgi ve sevgi paylaştıkça artar (Yılmaz Argüden)

Birincisi, hayali olmayan kişi kendini geliştiremez. İkincisi, üzerinde çalışılmayan hayaller, sadece hayal olarak kalırlar. Bu nedenle disiplinli çalışmalıyız. Üçüncüsü, insan alışkanlıklarının eseridir. Bu nedenle, iyi alışkanlıklar edinmeli, her zaman kendimizi geliştirecek adımları atmaya bugünden başlamamız gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Dördüncüsü, bilgi ve sevgi paylaştıkça artar. İnsanlara faydalı olmaya bilgi ve sevgimizi paylaşmaya önem vermeliyiz.

***

Farklı kültürlerle iletişim becerisi (Murat Yeşildere)

Öncelikle öğrenmeye merakı olmalı. Her konuda bilgiyi almak yönünde entelektüel bir merak olması son derece önemli. Diğer taraftan lisan bilgisi. Artık sadece İngilizce de yeterli değil. Almanca, İspanyolca ya da Çince veya Rusçayı da biliyor, konuşuyor olmayı bekliyorsunuz. Diğer taraftan mobil olmak da işinizi kolaylaştıracak. Dünyanın her yerinde yaşamaya, çalışmaya hazır olmanız gerekiyor. Bunu farklı kültürlerle etkileşim becerisi ile de pekiştirmek hayatınızı kolaylaştıracaktır

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

30/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

Süleyman Orakçıoğlu: 'İş hayatında gururu bir tarafa bırakac

Süleyman Orakçıoğlu: 'İş hayatında gururu bir tarafa bırakacaksınız'
 
Damat Tween serüveninin kahramanı Orka Grup Yönetim Kurulu Başkanı,
İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri (İTKİB) Başkanı
Süleyman Orakçıoğlu
 

Çocukluklarından alışıktırlar zaten onlar düşüp düşüp ayağa kalkmaya, kaldıkları yerden oynamaya ama daha bir tedbirli davranmaya...

Çok çalışmaktır ayaklarının yere sağlam basmasını sağlayan. Sonra birer başarı öyküsünün içinde bulurlar kendilerini...

Satır aralarında saklıdır verdikleri öğütler, belki girişimci ruhu taşıyıp da adım atamayanları tetikler diye...

1986 yılında başlayan Damat Tween serüveninin kahramanı Orka Grup Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri (İTKİB) Başkanı Süleyman Orakçıoğlu da benzer bir başarı öyküsüne sahip, sıfırdan başlayıp kendi işini yapmak için adım atan, çok çalışan ve farklı olanla aradan sıyrılan... Yakaladığı başarı Orakçıoğlu'nu, ailede en fazla sorumluluk yüklenen çocuk, sorunlar yumağının çözüm odağı da yapmış. Ve bence Orakçıoğlu'nu iş temposundan çok bu sorumluluk yormuş.

 

Neden kendi işinizi kurmak istediniz? Kendi işimin patronu olmalıyım, diyenlerden misiniz?

Hayata bakış açısıyla ilgili. Bu kadar yoğun bir tempo, günde 16 saat çalışmak... Neden diye sorguluyorum bazen. Bu tabii ki sizin neyle mutlu olduğunuza ve ne istediğinize bağlı. Birçok kişi sabah 9'da gelip akşam 6'da çıkmayı tercih edebilir. Onlar hayatı biraz daha rahat yaşamak isteyen yapıda olabilir. Girişimcilik anlamında da baktığımızda ben iş hayatına girmeden önce öğrencilik yıllarında para kazanıyordum. Kendi adınıza bir takım şeyleri başarmak belki bu işin ilk itici gücü. Hedefleri olan, başarıyı isteyen, yaptığı işe gönülden katılan bir yapım vardı benim.

 

Tekstile yönelmenizin özel bir sebebi var mıydı?

80'li yıllarda iki seçeneğim vardı: Bilişim ya da tekstil. Hatta şu an bilişimde başarılı olan bazı arkadaşlarım var, onlarla bu işin başlangıç noktasında 'birlikte neler yapabiliriz'i bile konuşmuştuk. Ama bilişimi de seçseydim aynı başarıda olacağıma inanıyorum. İnsanın hangi işi yaptığı değil, nasıl yaptığı önemli.

 

Bilişimi neden seçmemiştiniz?

Biraz daha hayatın içinde görüyorum şu an uğraştığım işi. Tekstil, insanlarla iletişim anlamında çok daha sıcak bir sektör.

 

Elazığ'dan İstanbul'a gelirken neler hayal ediyordunuz?

Mutlaka hayallerim vardı ama bir de gerçekler vardı. Hiçbir zaman başarısızlığı ölçü olarak almadım. Hedefiniz varsa onu gerçekleştirmek için bir yol mutlaka vardır. Başarısızlıklar olabilir ama onlar bile bir kez daha denemenize engel değil. Başarısızlıkları tecrübe olarak düşünmek lazım.

 

Geçmiş ile şu anı karşılaştırdığınızda düşüncelerinizde neler değişti?

Ana mantığımda çok şeyin değiştiğini söyleyemem. Bir takım şeylerin tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Şansa çok fazla inanmıyorum. Zamanlama çok önemli. Doğru zamanlamayla insan kendi şansını yaratıyor ya da yok ediyor. Çok sabırlı olmak ve çok çalışmak gerekiyor. Hayatınızın herhangi bir safhasında iş hayatının bir yerinde olun, iyi bir gözlemci olun. 

 

İstanbul'a geldiğinizde bocaladınız mı?

Tabii ki bocalamamak mümkün değil. Ben o an kendi gerçeklerimi kabullenmiştim. Hiçbir şeyin kolay olmayacağını biliyordum. Yeri geldi işyerimin temizliğini kendim yaptım. Başlangıç döneminde bir takım şeyler yakıştırılmıyor, 'Ben bunları yapmak için mi okudum?' deniyor ama çok yanlış. İş hayatının başlangıcında gururu bir tarafa bırakacaksınız.

 

Sermayeniz, öğrencilik hayatınızda çalışarak elde ettiğiniz birikim miydi?

Sermayem yoktu ki. Benim o yıllarda on binlerce metre kumaş alacak durumum yoktu ama küçük küçük partilerle, hızlı bir şekilde, farklı ürünler yaparak, daha kısa vadeyle satarak oldu bunlar. Zaten rutini yapsaydım benim ne rekabet edebilme, ne de büyüyebilme şansım olurdu. Kapalıçarşı'dan artık derileri alıp pantolon ceplerinde kullandık. Farklı bir şey yaparak aradan sıyrılmam lazımdı. Ardından da güveni sağlamak, daha iyisini yapabilir düşüncesini yaratmak, beklentileri artırmak gerekiyor.

 

Peki farklı olanı yaratabilmek, çalışarak başarılır mı yoksa doğuştan gelen bir özellik midir bu?

Bakıp görmediğimiz o kadar çok şey var ki, onların değer olduğunun farkında değiliz; çünkü biz de alışkanlık haline gelmiş onlara bakmak. Bakmak ayrı, görmek ayrı. O yüzden insanın yaratıcı gücünü, aklını kullanması, bu konuda kendini zorlaması lazım.

 

Kendinizi nasıl bir yönetici olarak tanımlıyorsunuz?

Bilgiyi paylaşmayı seviyorum. İşi delege ederim. Birçok işi aynı anda takip ederim. Takip edilmeyen, ölçülmeyen hiçbir iş sizin değildir ama fazla takip de çalışanları sıkabilir. Ekibe de güvenmek lazım. Benim kapım çalıştığım herkese açık. Çalışanlarımla iletişimimin kopmasını istemem. Hayat hikâyemi onlarla paylaşırım, bilirler ki ben de onların geçtiği yollardan geçtim.

 

Ekibinizde kimlere yer var?

İnsan önce kendiyle barışık olmalı. Kendiyle barışık olan çevresiyle çok daha kolay uyum sağlayabiliyor. Kendini vazgeçilmez görenlerle çalışmayı tercih etmiyorum. Biz de dayanışma, arkadaşlık, takım ruhu çok önemli; buna katkıda bulunacak insanlarla çalışmayı isterim.

Müze açmayı planlıyorsunuz. Müze açacak kadar eski bir geçmişe sahip değilsiniz aslında…

21. yılımızdayız. Arşivini profesyonelce düzenleyen 3-5 firmadan biriyiz. 100 binin üzerinde veri var elimizde. 21 yılda belki başka bir firmanın 100 yıla sığdıramayacağı bir tempo var. 25. yılda müzeyi açmayı düşünüyoruz.

 

2008 planlarınız neler?

Türkiye'de yatırım yapmayacağız. Yaptığımız yatırımlardan geri dönüşleri bekliyoruz. Yurtdışına ağırlık veriyoruz. Milano'da, Londra'da, Paris'te, Berlin'de dünya markalarının satıldığı showroom'larda olmak için anlaşmalar yaptık.

 

Peki, İTKİB'de planladıklarınıza ulaştınız mı?

2005'le ilgili yaptığımız çalışmalar zaten tüm dünyaya mal olmuş çalışmalardı. Kotaların kalkmasıyla ilgili deklarasyon, AB'nin kota koyması... Bu çalışma BM raporuna giren dünyadaki en büyük STK hareketi olarak değerlendirildi. Bugün İstanbul Moda Akademisi'ni faaliyete geçirdik. Bunlar iki tane somut gerçek neler yaptığımızla ilgili. Ayrıca IMC'yle görüşüyoruz. Dünyanın en büyük moda haftalarını düzenliyor. İstanbul'da önümüzdeki dönemlerde çok önemli bir organizasyon olacak.  

 

Tekstil battı diyenler var...

Herkes bir şeyler söyleyecek ama net bir gerçek var: Akdeniz'e baktığınız zaman İspanya'nın, İtalya'nın ekonomisini üç sektör sırtında taşıyor: Tekstil, otomotiv ve turizm. Bizim de bir farkımız yok. Yanı sıra mutlaka teknoloji, bilişime yatırım olacak, buna kimse karşı değil. Ama 20-25 yıl içinde tekstil ve hazır giyimdeki değişimi ve gelişimi görüp söylemleri daha dikkatli yapmak lazım.

 

Genç yaşta ve zorlu bir sektörde çalışmaya başlamış biri olarak 'yoruldum' diyor musunuz? Emekliliği düşünüyor musunuz?

Vitali Hakko 94 yaşına kadar çalışma hayatının içindeydi. Giorgio Armani'nin adı 7/11'dir. Biz yaptığımız işten keyif alan insanlarız, belki tempoyu düşürmek olabilir ama emeklilik zor. İş hayatındaki heyecanın ve temponun insanın enerjisini artırdığı düşüncesindeyim.

 


'DÜNYA BİZİM İÇİN KÜÇÜLDÜ'

 

Dedeniz kurucu meclisin ilk milletvekiliymiş. Babanız belediye başkanlığı yapmış. Sizin siyasetle aranız nasıl?

Dedemin ilk meclisin başkan yardımcısı olması bir gurur, çünkü pek çok kararda onun el yazısı var. Babamın da sevilen bir insan olması, belediye başkanlığı yapması benim için çok önemli ama ben politika yapmayı düşünmüyorum. Geçen seçimlerde çok fazla teklif vardı. Bizim şu an hedefimiz dünyada en çok bilinen 10 markadan biri olmak. Bunu gerçekleştirmekle ülkemize en büyük katkıyı sağlamış olacağımızı düşünüyorum. Politikayı hepimiz içeride yapabiliriz ama artık dışarıda bir şeyler yapmalıyız. Biz de bu kulvara girdik, geri dönüşü de yok. Dünya bizim için küçüldü. Yaptıklarımızın karşılığını almaya başladığımız bir süreç. Belki 2-3 yıl daha para kazanmayıp sisteme yatırım yapacağız. Biz artık dünyada fark edildiğimizin farkındayız.

 


'HAYATLA İÇ İÇE OLMAK ÖZLEDİĞİM BİR DÖNEM'

 

Geçmişe dönebilseniz hayatınızın neresinde olmak isterdiniz?

Bizim bahçeli ve çok güzel bir evimiz vardı. Tavuklar, hindiler, kiraz, dut ağaçlarıyla büyüdüm. Tabiatla, hayatla iç içe olmak özlediğim bir dönem.

 

Kaçıncı çocuktunuz?

Üçüncü. Bir ablam, bir abim, bir de erkek kardeşim var.

 

'Ortancalar arada kaynar' derler...

Ailede en fazla sorumluluğu olan çocuk bendim. Ailede her dönemde, herkes, her şeyi benden bekledi.

 

Bunu siz mi üstlendiniz yoksa size yüklendi mi?

Herkes, her şeyi sizin çözebileceğiniz düşüncesiyle hareket ediyor. Çok başarılı olduğunuz zaman herkes sizi çözüm odağı olarak görmeye başlıyor. O zaman da sorunlar yumağının çözüm odağı olmak beni yoruyor.

Hâlâ böyle o zaman...

Evet, 7'den 77'ye diyebiliriz.




Hicran Tekin 

Tarih : 24.12.2007

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

27/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

Dikkat! Beyin avcıları sizi avlayabilir NURETTİN ÖZDOĞAN

Dikkat! Beyin avcıları sizi avlayabilir
“Hayal gücüm zengindir.” diyorsanız sizle şöyle fütüristik bir yolculuğa çıkalım arkadaşlar. Yıl, siz deyin 2023, ben diyeyim 2033. Kendi alanınızda binlerce yetenekli ve kalifiye insanlardan birisiniz.

Kariyer sitelerinden, gazetelerin insan kaynakları ekinden iş ilanlarına filan bakmıyorsunuz. Özgeçmişinizi şirketlere göndermiyorsunuz. Bilakis şirketler size özgeçmiş yolluyor: Bakınız böyle böyle özelliklerim var, eğer bizde çalışırsanız...

Aslında bu hayal değil, buna dünyada “yetenekleri kazanma savaşı” deniliyor. Ve gün geçtikçe -belki biz hissetmesek bile- dünyada yetenekleri kazanma savaşı daha da kızışıyor. “Şirketler iyi beyinleri ellerinde tuttuğu sürece başarılı olacak. İleride şirketler özgeçmiş oluşturmak zorunda kalacak.” Avrupa’nın en başarılı ve en aykırı reklamcılarından biri olan Finlandiyalı Petteri Kilpenen’e ait bu sözler. Geçen hafta kendisinden duyduğum bu sözler, ilk başta bana da ütopik ve biraz da komik gelmişti. Ama yanıldığımı fark ettim sonradan.

Neden mi? Şu anda zaten yetenekleri kazanma savaşında aktif ve çok büyük rol oynayan birileri var: Beyin Avcıları. Gizemli ve bir o kadar da ilginç bir unvanları olan beyin avcılarının görevi: Yetenekleri keşfetmek!

Türkiye’de beyin avcıları daha çok iş dünyasının stratejik yönetim kaynaklarını bulmakla meşgul. Büyük şirketlerin en üst kademelerinde, beyin avcılarının bulduğu isimler oturuyor. Dünyada ise sanattan iş dünyasına kadar yetenek ekonomisinin olduğu her yerde “headhunter”lar yani beyin avcıları var. Benim hayalim, gelecek yıllarda “yetenekleri kazanma savaşı”nda biz yani Türk gençlerinin de etkili bir oyuncu olması. Hatta bu savaşın kahramanı olması. Neden dünyadaki beyin avcılarının peşinden koşacağı binlerce yetenekler içimizden çıkmasın ki? Aklınıza hemen “beyin göçü” olayı gelmesin. Zira ona girersek hiç çıkamayız. En iyisi komedyenlerin her zaman yaptığı gibi çıkış numarası yapayım: Beyin göçü dedim de aklıma bir fıkra geldi şimdi...

Temel, Amerika’ya gitmiş ve birçok ameliyattan sonra burnunu düzelttirmiş. Çok iyi bir şekilde İngilizce öğrenmiş ve meşhur mu meşhur bir piyanist olmuş. Bir gün büyük salonda konser verdikten sonra seyircileri selamlarken ön taraftan bir ses duymuş: “Helal sana hemşerum, çok iyi çalayusun da!” Temel ise adama sormuş: “Bir sürü estetik ameliyatı oldum. Benim Karadenizli olduğumu nereden anladın?” “Nasıl anlamayayım?”, demiş adam. “Bütün piyanistler otururken sandalyeyi kendilerine çekerler, sen ise sandalyeye oturup piyanoyu kendine çekeyusun da!” Bu haftaki gündem beni nasıl da etkilemiş yahu... n.ozdogan@zaman.com.tr


BARİ BAYRAMDA DERS KONUŞMAYALIM

Çoğu öğrenci gibi oldum olası sadece teorikte kalan derslere fitil olmuşumdur. Öğrencilik yaşamım boyunca “Hocam bu ders ileriki hayatımızda ne işe yarayacak?” gibi hakkım olan bir soruyu kaç bin kez sordum saymadım, sayamadım. Şimdi ise ilköğretim okullarının müfredatlarına daha çok günlük yaşamda kullanılacak dersler getirilmesine seviniyorum.

Mesela ilköğretim okullarındaki 9 milyon öğrenci önümüzdeki yıl “ticaret ve girişimcilik” adlı ders ile ticaretin sırlarını öğreneceklermiş. Öğrenci eğer bu dersten sonra gaza gelip “Okul vakit kaybı, ben ticaret yapacağım” diyerek okulu bırakmadığı müddetçe bu ders hakikaten çok faydalı olacaktır. Keza seçmeli ders olarak okutulan medya okur-yazarlığı dersi de. Aklımda iki yeni ders fikri var. Biri liseliler, diğeri de üniversiteliler için.

‘Meslek bilgilendirme’ dersi: Lise son sınıf öğrencilerine okutulmalı bence. Hem böylece “Uluslararası ilişkilerden mezun olanlar diplomat oluyormuş. Endüstri mühendisliğinin üzerine bir de MBA yaparsan büyük bir şirkette üst düzey yöneticilik yapabiliyormuşsun” gibi şehir efsaneleriyle tercih edenler bir nebze de olsa azalır sanırım.

‘İş hayatı bir tiyatro’ dersi: Üniversite sıralarında bir işe girip ne zaman müdür olacağını hesaplamaya çalışmaktansa üniversite öğrencisi bu dersle iş yaşamına hazırlanacak. İş hayatına dair kavramları, diyalogları bu derste öğrense eminim 1-0 öne geçer.


HAFTANIN FIRSATI

Dünyanın en büyük şirketlerinden Unilever’in her yıl üniversite öğrencileri için düzenlediği fikir yarışması IdeaTrophy, 7. yılında Unilever’in satış ve satış geliştirme fonksiyonlarını yöneten müşteri geliştirme departmanı için hazırlanacak innovatif fikirleri ödüllendiriyor. 7. Unilever IdeaTrophy Yarışması’nda katılımcılar, zincir mağazalar içinde ürünlerin farkındalığını artıracak ve satın almaya yönlendirecek fikirler ışığında projeler hazırlayacak. Tüm üniversite öğrencilerine açık olan yarışmaya 31 Aralık 2007 tarihine kadar başvuru yapılabiliyor. Ayrıntılı bilgi için www.unilever.ideatrophy.com adresine girmeniz yeterli. Dikkat! Biri sizi avlayabilir

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

20/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

Kariyer Yönetimi ve Planlaması

Kariyer Yönetimi ve Planlaması

Günümüz modern yönetim anlayışında işletmelerin insan kaynaklarından etkinlikle yararlanabilmeleri için kariyer geliştirme programlarına yer vermeleri, gerek organizasyonel etkinlik, gerekse çalışanın iş tatmininin sağlanması açısından oldukça büyük önem taşımaktadır. Kariyer Geliştirme Sisteminin 2 alt basamağı mevcuttur; Kariyer Planlama ve Kariyer Yönetimi.

Kariyer Planlama;
- Kişinin kendi bilgi, beceri, ilgi, değer yargısı, güçlü ve güçsüz yönlerinin değerlendirilmesi,
- Organizasyon içi-dışı kariyer olanaklarının tanımlanması,
- Kendisine kısa, orta , uzun dönemli hedefler saptaması,
- Kariyer planlarının hazırlanması,
- Ve planların uygulanması süreçlerini içerir.

Kariyer Yönetimi ise;
- İnsan kaynakları planlari ile sistemin bütünleştirilmesini,
- Kariyer yollarının belirlenmesini,
- Kariyer bilgisinin artırılması için açık işlerin duyurulmasını,
- Çalışanların performanslarının değerlendirilmesini,
- Astlara kariyer danışmanlığı yapılmasını,
- İş deneyimlerinin artırılmasını,
- Eğitim programlarinin düzenlenmesini içerir.

Kariyer yönetimi sistemi, içerdiği hedef belirleme, kendi kendini değerlendirme, astın üst tarafından değerlendirilmesi, astın eğitim programlarına tabi tutularak geliştirilmesi gibi faaliyetler nedeni ile performans yönetimi sistemi ile yakından ilgilidir. Firma ortamında kişilerin yükselmeleri, yükseldikleri işler için gerekli eğitimleri almaları ve yatay yönde iş değişikliklerine tabi tutulmalarına ilişkin kararların alınmasında performans yönetimi sisteminin verileri, kariyer geliştirme sistemine duyulan bilgileri sağlayacaktır. Bunun yanında, sistematik kariyer yönetimi sistemine sahip olmayan işletmelerde terfi, tayin, transfer ve rotasyon kararlarının alınmasında gene performans yönetimi sisteminin sonuçları yararlı bir veri kaynağı oluşturacaktır.

Her çalışan işinde ilerlemek ve daha yüksek kademelere gelmek ister. Ancak mesleki basamaklarda yukarıya doğru ilerlemek her zaman kolay değildir.

Kişinin iş hayatında ilerlemesinin sağlıklı olabilmesi kariyer yönetimi ile ilgilidir. Kariyer Yönetimi en basit anlamı ile bireylerin iş hayatları ile ilgili planlar yapmalarıdır. İnsan Kaynakları yönetimi bakımından kariyer yönetiminin ayrıca özelliği, çalışanların firma içindeki hareketliliklerinin sağlanması, böylece çalışanların motive olmalarıdır. Kariyer yönetiminin yapıldığı firmalarda çalışanlar 5 yıl sonra nerede olacaklarını bilebilirler.

Daha geniş bir tanım vermek gerekirse, kariyer yönetimi, bir çalışanın mevcut bulunduğu konumun farkında olması, kendisi için bir sonraki adımda neyin olduğunu bilmesi, iş geleceğini öngörmesi, gelişme seyrine uygun hazırlıkları yapabilmesi kısacası kendisini geleceğe hazırlamasıdır.
Kariyer planlama modern yönetim yaklaşımları içinde giderek daha büyük önem kazanmaktadır. Özellikle kariyer geliştirme konusundaki çabalar hareketliliği sağladığından İnsan Kaynakları uygulamaları bakımından da hiç istenmeyen rutin uygulamaların önüne geçilmiş olur.

Kariyer geliştirme sistemi iki önemli adımdan oluşmaktadır. Öncelikle çalışan kişinin kariyer planlaması yapılır, ardından firma bu konuda yapacağı çalışmalar ile kariyer yönetimini gerçekleştirmiş olur.
Kariyer planlama sürecinde çalışanın yapması gereken bir takım faaliyetler bulunmaktadır:

Bireysel değerlendirme: Kişinin kendini bir bütün olarak gözden geçirmesi, eksik yönleri, yetenekleri, bilgi ve becerilerini değerlendirmesi sürecidir.
Kariyer olanaklarının değerlendirilmesi: Çalışanın firma içinde ya da firma dışında ulaşabileceği kariyer olanaklarını değerlendirmesi sürecidir.
Bireysel özellikler ile kariyer olanaklarının uyumlaştırılması: Kişinin sahip olduğu özellikler ile olası kariyer olanakları arasında bir bağ kurabilmesi sürecidir.

Bireysel ihtiyaçlar ve hedeflerin belirlenmesi: Amaçlanan kariyer olanaklarına ulaşmak için hedeflerin belirlenmesi ve uygun planların oluşturulması sürecidir.

Uygulama: Belirlenen hedefler doğrultusunda ve planlanan kariyer olanaklarının gerektirdiği hazırlıkların uygulamalı olarak gerçekleştirilmesidir.
Kariyer planlama sürecinde firmanın yapması gereken faaliyetler ise şunlardır:

Kurumsal değerlendirme: Kurumun sahip olduğu insan kaynağının genel
olarak gözden geçirilmesi sürecidir. Bu yöntem aynı zamanda İnsan Kaynakları uygulamalarının da başlangıcını oluşturur.
Kariyer olanaklarının belirlenmesi: Kişilerin yükselme, biçim ve şartlarının belirlenmesi sürecidir.

Çalışanların izlenmesi ve performans değerlendirilmesi: İnsan Kaynakları yönetimindeki en önemli uygulamalardan bir tanesi de çalışanlara kariyer danışmanlığı yapmaktır. Örneğin çalışan kendisi ile ilgili olarak terfi olanakları, iş genişletilme ve rotasyon şartlarını bilmelidir.

Kariyer olanaklarına yönelik eğitimler: Performans değerlendirme sonuçları ve iş tatmini ölçmeye yönelik yapılan araştırmalar sonucunda çalışanların gelişimi için bireyler için eğitim programlarının oluşturulması sürecidir.
Kariyer yönetimi ve planlaması hiyerarşik yapılarda nispeten daha kolaydır. Kariyer planlaması sürecini etkileyen unsurlar kişinin yetenekleri, iş başarısı ve performans düzeyi olmalıdır.

Performansın da mümkün olduğunca tarafsız ölçütlere dayanması sağlanmalıdır. Kariyer planlamaları firma içinde geleceği planlamak olduğundan mümkün olduğunca standart formlar kullanılarak kariyer planlama sürecine bir disiplin haline getirilmelidir.

İş hayatına yeni atılacaklar için kariyer planlama sürecinde bireylerin hayattan ne bekledikleri ve neler yapmak istedikleri büyük önem taşımaktadır. Burada sorumluluk firmalardan çok bireylerin üzerinde toplanmaktadır. Çünkü firmalar kariyerlerine yeni başlayanlardan gelen geribildirimler doğrultusunda kendileri için bir kariyer planı çizeceklerdir. Yeni bir mezun ne yapmak istediğine doğru bir biçimde karar verebilmek için bir plan oluşturmalıdır. Bu planda birey;

- Yeteneklerini,
- Kendisini motive eden unsurları,
- Kendine olan öz-güvenini,
- İhtiyaçlarını, isteklerini, arzularını, hırslarını, umutlarını, hayallerini, fikirlerini ve planlarını,
- İlgisini çeken kariyer fırsatlarını,
- Sahip olduğu potansiyeli ve seçenekleri hakkındaki kişisel tutumunu,
- Kendi yetkinliklerini ve sınırlı olduğu alanları
oldukça net bir biçimde belirlemeli ve buna göre bir hareket planı oluşturmalıdır.

Yeni mezunlar için standart bir kariyer gelişimi planında beş basamak bulunmaktadır.
- Öncelikle birey kendi kendini değerlerdirmeli,
- Olanaklarını araştırmalı,
- Bunlar doğrultusunda kendine bir plan oluşturmalı,
- Planı doğrultusunda harekete geçmeli,
- Ve çıktıları değerlendirmelidir.

Yeni mezun bir genç kendini değerlendirirken yukarıda sayılan tüm istek ve arzularını tarafsız bir şekilde gözden geçirmelidir. Bazı insanların yapmak istedikleri ile yapabilecekleri arasında farklılıklar bulunmaktadır. Yanlış yapılan seçimler sonucunda insanlar günde ortalama 8 saatlerini sevmedikleri işleri yaparak geçirmek zorunda kalabilmektedirler. Sonuç olarak bu performanslarına yansımakta, iş tatminlerini ve morallerini düşürmekte ve tüm bunların sonucunda sürekli iş değiştirerek farklı arayışlarını kariyerleri boyunca sürdürmektedirler. Genel anlamda ülke ekonomilerine katkıları açısından hem de bireysel mutlulukları açısından yeni mezun gençlere doğru bir karar verebilmek için büyük sorumluluklar düşmektedir.



Referanslar
Davidson, S.L. (1989). Career Counseling with adults: A metaphor for change.
San Jose, CA: Career Planning and Adult Development Network.
Eren, E. (1998). Örgütsel Davranış ve Yönetim Psikolojisi. İstanbul: Beta.
Fındıkçı, İ. (2000). İnsan Kaynakları Yönetimi. İstanbul: Alfa Basım Yayın.
Gould, R.L. (1987). Transformations: Growth and Cahnge in Adult Life. NY: Simon&Schuster.
Koçel, T. (1999). İşletme Yöneticiliği. İstanbul: Beta
insankaynaklari.com içerik ekibi
http://www.insankaynaklari.com/ikdotnet/...ayitNo=299


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

En iyi çalışan dernek başkanı kim?

En iyi çalışan dernek başkanı kim?
 
'En iyi çalışan dernek başkanı kim?' anketinde sona doğru. Oyunuzu kullanın... İşte ankette son durum....
18 Aralık 2007

 

İşdünyasının önde gelen dernek başkanları gerçekten başarılı mı?

Bir süredir, devam ettirdiğimiz 'En iyi çalışan dernek başkanı kim?' anketimiz 31 Aralık 2007 tarihinde sona erecek.

Anketimize oldukça yoğun bir ilgi var.

Dernek başkanları gerçekten oturdukları koltukların hakkını verebiliyorlar mı?

 

Sizde en iyi çalışan dernek başkanını seçin ve oyunuzu kullanın....

 

İŞTE ADAYLAR

 TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ

 TÜRKONFED Başkanı Celal Beysel

 TÜGİK Başkanı Hazım Sesli

 İSİDEF Başkanı Hüseyin Bozdağ

 TÜGİAD Başkanı Murat Saraylı

 MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat

 GYİAD Başkanı Pınar Eczacıbaşı

 ESİDEF Başkanı Ramazan Davulcuoğlu

 TUSKON Başkanı Rıza Nur Meral

İŞTE ANKETTE SON DURUM

Arzuhan D. Yalçındağ  %11,68 [577]
Celal Beysel  %1,17 [58]
Hazım Sesli  %21,54 [1064]
Hüseyin Bozdağ  %2,67 [132]
Murat Saraylı  %1,92 [95]
Ömer Bolat  %18,60 [919]
Pınar Eczacıbaşı  %8,36 [413]
Ramazan Davulcuoğlu  %1,66 [82]
Rıza Nur Meral  %32,39 [1600]

 

Not: Adaylar alfabetik sıraya göre yer almıştır.

 

ANKET İÇİN  TIKLAYIN

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

8/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

İşte dünyayı yöneten Türkler

İşte dünyayı yöneten Türkler

Muhtar Kent'in Coca-Cola'da en üst kademe olan CEO'luğa atanması gözleri milyar dolarlık çok uluslu şirketlerin kilit noktalarındaki diğer Türk yöneticilere çevirdi. İşte o yöneticiler

Muhtar Kent'in Coca-Cola'da en üst kademe olan CEO'luğa atanması gözleri milyar dolarlık çok uluslu şirketlerin kilit noktalarındaki diğer Türk yöneticilere çevirdi. Yapılan araştırmalar, uluslararası şirketlerin üst yönetimlerinde bulunan Türklerin sayısının her geçen gün arttığını ortaya koyuyor.

Dünyaca ünlü beyin avcısı şirket Amrop International'ın Türkiye Ofisi kurucu ortaklarından Prof. Dr. Yeşim Toduk Akiş, Türkiye'den yönetici ihracatının 1980'lerden sonra başladığını belirterek şunları söyledi:
"İzlanda'dan Alaska'ya Endonezya'ya pek çok ülkede artık Türk yönetici mevcut. Halka açık çok uluslu şirketlerde çalışmak üzere yılda 300-500 Türk yönetici yurtdışına giderdi. Bu yıl bu rakam 10 misli arttı. 5 bin civarına ulaştı. Sadece Londra finans piyasasında çalışan 500'e yakın Türk yönetici var."

Körfez'den talep yağıyor

Özellikle Körfez ülkelerinden son sekiz aydır katlanarak artan bir talep geldiğini anlatan Akiş, "Sekiz ayda 40 yönetici istediler" dedi. Bu yıl Türkiye'den en fazla yönetici talebini Körfez bölgesinden ve Rusya'dan aldıklarını kaydeden Akiş şöyle devam etti:
"İkinci sırada Türk cumhuriyetleri yer alıyor. Özellikle Azerbaycan, Kazakistan ve Özbekistan'dan çok talep alıyoruz. Üçüncü sırada da Romanya geliyor. Son dönemde Ukrayna'dan da talep artıyor. İnşaat ve emlak işini bilen, ABD'de on yıl bu alanda çalışmış Türk arıyoruz. Güney Amerika'dan çok az talep alıyoruz. İran'dan da talep var. Şirketler orada ofis açarken bizden yönetici istiyorlar."

Türkiye'ye yatırıma gelen çok uluslu şirketlerin sayısı arttıkça Türk yöneticilerin yabancı yöneticilerden etkilendiğini belirten Akiş, "Bildikleri doğruları yabancı şirket kültürleri içinde uygulama egzersizini tamamladılar. Bundan sonra şirketler, tuttuğunu koparan, sonuç odaklı ve zeki Türk yöneticilerini yabancı şirketler bırakmak istemedi. Farklı ülkelerde de bu yeteneklerden faydalanmak istedi" dedi.

Duygusal beceri

Akiş, Türk yöneticilere rağbetin artmasının nedenlerini şöyle sıraladı:
"İhracatımızın gelişmesi gibi bir süreç bu. Yönetici transferi de bir tür ihracat. Yönetim becerisi ihracatı. Türk yöneticilerin yönetim becerisi yüksek. Duygularla çalışabiliyorlar. İnsani değerleri olan, özü sözü bir, çok çalışkan, takipçi ve vizyonerler. Bu özellikleriyle fark yaratıyorlar."
Akiş, yönetici talebinin en fazla enerji, gayrimenkul, telekom ve perakende sektörlerinden geldiğini kaydetti.

Yurtdışındaki bazı Türk yöneticiler

# Intel: Ortadoğu, Türkiye ve Afrika Bölge Direktörü Ayşegül İldeniz
# Cisco: Merkezi ve Doğu Avrupa Başkan Yardımcısı Kaan Terzioğlu
# Nokia: Avrupa Bölgesi Kanal Yönetimi Direktörü Ülkem Kırımlı
# Pfizer: Kuzey Avrupa Bölgesi Bölge Başkanı Özer Baysal
# Pfizer: Asya/Afrika/Orta Doğu Global Üretim Grubu Başkan Yard. Bülent Atlığ
# Pfizer: Çin Genel Müdürü Ahmet Esen
# Pfizer: Güney Kore Genel Müdürü Ahmet Göksun
# Microsoft: MSN Ortadoğu ve Afrika Bölge Müdürü Ebru Çapa
# Microsoft: Uluslararası Donanım Satış Pazarlama Müdürü Murat Onuk
# Microsoft: Orta Doğu ve Afrika Finans Direktörü Mustafa Özkeskin
# HP: Ortadoğu Kişisel Sitemler Grubu Genel Müdürü Serdar Urçar
# HP: MEMA Ortadoğu/Akdeniz/Afrika Indigo Satış Müdürü Seza Babaoğlu
# Lafarge: İngiltere Çimento Çalışma Birimi Başkanı Erdoğan Pekenç
# Lafarge: ABD İnsan Kaynakları Bölge Direktörü Ahmet Kumbasar
# Lafarge: Malezya ve Endonezya Bölgesi Satınalma ve Lojistik Müd. Kenan Öztürk
# DHL: Orta Avrupa Bölgesi Gateway Destek Müdürü Ümit Çelebi
# DHL: Telesatış Ekipleri Entegrasyonu Bölüm Koordinatörü Füsun Canan
# DHL: Gelişmekte Olan Pazarlar Bölgesi Marka Yön. Sorumlusu Faruk Akosman
# BP: Madeni Yağlar Ortadoğu ve İran Bölgesi Sorumlusu Ömer Dormen
# Oracle: Avrupa Birliği'ne Katılım Ülkeleri Bölgesi Başkan Yrd. Atilla Kıral
# Oracle: Avrupa, Orta Doğu, Afrika Sağlık ve Yaşam Bil. Baş. Yrd. Münir İsmet
# P&G: Batı Avrupa Kadın Hijyen Ürünleri Genel Müdürü Sırma Umur
# Danone: Sütlü Ürünler Dünya İşkolu Temel Kategori ve İçeceklerden Sorumlu Global Pazarlama Direktörü Gökhan Öğüt
# Danone: Afrika ve Orta Doğu Bölgesi Medya Müdürü Gizem Keçeci

Coca-Cola'daki Türk yöneticiler

# Muhtar Kent - Coca-Cola İcra Başkanı
# Ahmet C. Bozer - Coca-Cola Avrasya Grup Başkanı
# Cem Kozlu - Coca-Cola Avrasya Grup Danışmanı
# Ahmet Burak - Coca-Cola Türkiye Bölümü Başkanı
# Selçuk Erden - Coca-Cola Güney Avrasya Bölümü Başkanı
# Cem Kumral - Nijerya Bölgesi Başkanı
# Cumhur Karci - Coca-Cola Avrasya Grubu Tek. Hizmetler Direk.
# Galya Molinas - Coca-Cola Avrasya Grubu Pazarlama Direktörü
# İhsan Ercan - Coca-Cola Avrasya Grubu Bilgi Teknolojileri Direk.
# Ayla Ficken - Pazarlama Projeleri Direktörü, Hong Kong
# Kadir Gündüz - SABCO Şişeleme, Asya Bölgesi Genel Müdürü
# Alev Gökçe - Global Fonksiyonel Gazlı İçecekler Marka Direk.
# Gökhan Bilgiç - CCHBC Şişeleme, Genel Müdürü, Baltık Ülkeleri
# Sinan Altun - Global Gazsız İçecekler Grubu Marka Müdürü
# Karim Yahi - Şirket Satın Almalar ve Birleşmeler Müdürü
# Umut Özaydınlı - Müzik Aktivasyon Müdürü, Atlanta
# Berna Kaçan - Etik Yönetişim Müdürü, Atlanta
# Ali Nejat İpekçi -Glaceau Saha Pazarlama Müdürü

(Milliyet)

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/12/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

İş dünyasının en iyileri

İş dünyasının en iyileri

 

Steve Jobs

Apple'ın Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su. 30 yıllık kariyerinin ilk 20 yıllık bölümünde iki kere bilgisayar endüstrisinin yönünü değiştirmeyi başardı. 1997'de Apple II ile PC'lerin tahtını sallayan Jobs, 1984'te ise Macintosh ile sektörde devrim yarattı. Apple'a geri döndüğü 1997 yılından bu yana da özellikle tüketici elektroniği alanında önemli işler yaptı. iPod ile sektörün dinamiğini değiştirdi, iTunes Music Store'lar ile önemli işler yaptı. ayrıca Apple'ın cep telefonu işine girişini de çok iyi bir şekilde organize etti.

Rupert Murdoch

Dünya medya devi News Corp'un Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su. Film, televizyon, yazılı basın ve internet mecralarında çok büyük bir güç. Geçtiğimiz yıl TGRT'yi satın alarak Fox TV ile Türkiye'ye de girmişti. Kariyerine 1953 yılında iki Avustralya gazetesine sahip olarak başlayan Murdoch, 1960'larda İngiltere'de, 1970'lerde ABD'de, 1990'larda ise Asya'da gücüne güç kattı. 76 yaşındaki Murdoch, İngiltere'nin en büyük tabloid gazetesi Sun'ın, ABD'de New York Post'un sahibi. Sahibi olduğu Fox Tv ile de dünyanıon birçok ülkesinde faaliyet gösteriyor.

Lloyd Blankfein

ABD'nin en büyük finans kurumlarından Goldman Sachs'ın başındaki isim. Son yaşanan kredi krizinde birçok finans kurumu zarar açıklamasına ve sektördeki çok büyük isimler işlerini kaybetmesine karşın, Goldman Sachs para kazanmaya devam ediyor. Geçen sene Goldman'ın başına geçen Lloyd Blankfein de bu başarının en önemli mimarı oarak görülüyor.

Eric Schmidt, Larry Page ve Sergei Brin

İnternet devi Google'ın ana kumandasındaki isimler. Google'ın kurucusu olan Brin ve Page, son derece hırslı, sınırsız ve değişime açık insanlar. Google'ı dünya devleri arasına sokmalarına karşın burada duracaklarmış gibi de görünmüyor. Şimdiki hedefleri cep telefonu işi... Google'ın başarısında şirketin CEO'su Eric Schmidt'in de hakkını teslim etmek gerekiyor.

Warren Buffett

Para piyasalarının duayeni ve Berkshire Hathaway'in kurucusu, yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. Berkshire Hathaway'i yıllar içerisinde 98 milyar dolarlık bir şirket haline getirmeyi başardı. Ayrıca hisseler de endeks ortalamasından iki kat fazla kazandırdı. Borsacılar arasında haklı bir üne sahip.

Rex Tillerson

Enerji devi Exxon Mobil'in yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. Şirketini dünyanıon en büyük enerji şirketi haline getirdi.

Bill Gates

Listenin belki de en çok tanınan ismi. Aynı zamanda ABD'nin en zengini olan Gates, Microsoft'un kurucusu ve yönetim kurulu başkanı. Son dönemde daha çok kendisi ve eşi adına kurduğu vakıfla ilgileniyor. Önümüzdeki yıl da Microsoft'tan emekli olmayı planlıyor. Bill Gates halen teknoloji, girişim ve iş liderliği konusunda sembol isimlerinden biri olarak değerlendiriliyor. İnternet ve bilgisayar teknolojisi ile ilgili yaptıkları unutulmayacak cinsten.

Jeff Immelt

General Electric'in en önemli özelliklerinden biri, kredi notu AAA olan sadece 6 sanayi şirketinden biri olması. Bu yüksek not GE'ye özellikle finans ile ilintili alanlarda büyük avantaj sağlıyor. Zaten şirket karının önemli bir bölümünü finans sektöründen sağlıyor. Jeff Immelt de bu şirketin yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. Ancak Immelt'in ekonomideki varlığı sadece G ile sınırlı değil. aynı zamanda ABD hükümetinin üzerinde büyük etkisi olan ve en büyük CEO'ları bünyesinde biraraya getiren İş Konseyi'nin (Business Council) başkanı. Immelt'in diğer şapkası ise ABD Merkez Bankası'nın (FED) yönetim kurulunda yer alması.

Katsuaki Watanabe

Dünyanın en büyük ikinci otomotiv şirketi olan Toyota'nın başında yer alıyor. Geçen sene 14 milyar dolar kazanan Toyota, özellikle son dönemde ABD'deki atağı ile dikkat çekiyor. General Motors ile yarışan Toyota, hibrid araçlarda Pirius ile haklı bir üne sahip.

John Chambers

Cisco'nun CEO'su ve yönetim kurulu başkanı. Şirketin ürünlerinin internetin olduğu her yerde kullanılmasını sağladı. Şirketin mali durumunu da düzelten Chambers ile Cisco'nun bu yıl 35 milyar dolarlık ciroya ulaşması bekleniyor. Şirketin karı ise yüzde 31 artışla 7.3 milyar dolara çıkacak.

A.G. Lafley

Procter&Gamble'ın yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. 2000 yılında iş başına geldiğinde şirket yeni ürünlerin ve yeni organizasyonun ağırlığı altında eziliyordu. Şirketin ana işine ve müşterilerine yeniden odaklanmasını sağlayan Lafley, Procter&Gamble'ın marka değerini geçen dönemde 23 milyar dolara yükseltti. Onun döneminde şirket yılda ortalama yüzde 6'lık rekor büyüme oranına ulaştı.

Li Ka-shing

Cheung Kong Holdings ve Hutchison Whampoa'nın Yönetim Kurulu Başkanı. Onu Hong Kong'da 'Süpermen' olarak çağırıyorlar. Çin'de doğan ve Hong Kong'a mülteci olarak gelen Li Ka-shing, plastik sektöründe faaliyet gösteren ilk şirketini kurduğunda henüz 22-23 yaşlarındaydı. Şimdi ise şirketleri dünyanın en büyük liman operatörü ve 3G cep telefonu hizmetlerinin en büyük tedarikçisi konumunda. Ayrıca taşımacılık, perakende ve enerji sektörlerinde de hatırı sayılı bir yere sahip.

Lee Scott

Dünyanın en büyük perakendecisi olan ve adı Türkiye'de Migros ile yan yana anılan Wal-Mart'ın CEO'su. Şirketi geçen sene tam 351 milyar dolarlık ciroya ulaştı. ABD'de otomotiv ürünleri hariç perakende sektörü için harcanan her 10 doların 1 doları Wal Mart'a gidiyor.

Lakshmi Mittal

Çelik sektörü denildiğinde ilk akla gelen isim. Kendi ülkesi olan Hindistan'ın en büyüğü olmak yerine hedef büyüttü ve dünya sıralamasına oynadı. Şimdi şirket Mittal, en yakın rakibinden üç kat daha büyük. 60'ın üzerinde ülkede faaliyet gösteriyor ve 320 bin kişiyi istihdam ediyor. Şahsi serveti ise 40 milyar doları geçti.

Jamie Dimon

Bir diğer finans devi JP Morgan Chase'in yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. Piyasadaki kredi krizinden ucuz kurtulmayı başardı. Bunda yaklaşık iki yıldır şirketin tepesindeki isim olan Jamie Dimon'un önemli bir yeri var.

Mark Hurd

Hewlett-Packard'ın yönetim kurulu başkanı ve CEO'su. İki yıl önce göreve geldiğinde şirketin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Ancak Hurd'un gelişi ile birlikte şirket tekrar eski günlerine döndü. Son finansalrakamlara göre HP'nin karı yüzde 28, cirosu yüzde 15 artış gösterdi.

James McNerney

Global ekonomi uçaklar olmadan hareker edemez ve Boeing, dünyadaki ticari uçakların yüzde 75'ini üretiyor. Şirket savunma sanayinde de son derece iyi bir konumda bulunuyor. Savaş uçakları, füzeler, radarlar ve uydular şirketin diğer ürünleri arasında yer alıyor. Boeing'in ürün satmadığı ülke neredeyse yok gibi.

Marius Kloppers

Dünyanın en büyük madencilik şirketi olan BHP Billiton'un CEO'su. Şirketinin borsa değeri tam 200 milyar dolar. Eğer geçenlerde teklif verdiği en büyük rakiplerinden olan Rio Tinto'yu alırsa, piyasa değeri itibariyle Microsoft'u, gelir olarak da Boeing'i bile geride bırakacak.

Steve Schwarzman

Dünyanın en büyük sermaye şirketlerinden Blackstone'un CEO'su. Şirket yaklaşık 100 milyar dolarlık bir fonu yönetiyor. Schwarzman, 'Wall Street'in yeni kralı' olarak tanımlanıyor.

Carlos Slim

TelMex ve Carso Foundation'ın Yönetim Kurulu Başkanı. Dünyanın en zengin insanları arasında yer alan Meksikalı Slim, Latin Amerika ekonomisinin en kuvvetli ismi. América Móvil kablosuz servis şirketi ile 16 ülkede faaliyet gösteriyor ve 137 milyon kişiye telefon hizmeti sağlıyor. Slim, Telmex ile Meksika'daki telekomünikasyon pazarının tamamına yakınını kontrol altında tutuyor.

Steve Feinberg

Finans firması Cerberus'un kurucularından ve şimdiki CEO'su. Geçtiğimiz aylarda Chrysler'in yüzde 80 hissesini satın alarak ekonomi gündemine damga vurmuştu. Portföyünde 50'den fazla şirket bulunuyor.

Indra Nooyi

Dünya içecek devi Pepsico'nun Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su. Aynı zamanda dünyanın en güçlü iş kadını. Indra Nooyi, şirketin 1990'ları ortasında başlayan dramatik değişiminin ve yeniden yapılanmasının ana mimarı oldu. Pepsi'nin karı son beş yılda ikiye katlanırken, hisse fiyatı da yüzde 68 yükseldi.

Ratan Tata

Hindistan'ın en köklü şirketlerinden Tata Group'un başındaki isim. Otomotiv sektöründe sağlam adımlarla büyüyen şirket, son olarak Ford'un satışa çıkardığı Jaguar ve Land Rover'a teklif vereceği iddiaları ile gündeme gelmişti.

Bob Iger

Walt Disney'in CEO'su. Son dönemde yaptığı yeniliklerle Walt Disney'in yeniden yükselişe geçmesini sağladı.

Bernard Arnault

Lüks mallar üreten LVMH'ın başındaki isim. Bünyasinde Louis Vuitton, Marc Jacobs ve Dom Pérignon gibi markaları barındırıyor. Bernard Arnault, aynı zamanda Fransa'nın en zengin adamı.

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/11/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

“SESLİ daha çok ses getirecek...” Hazim Sesli

“SESLİ daha çok ses getirecek...” 
 
Hazim Sesli

Hazim Sesli... Çok küçük yaşlarında hayata, doğduğu Nevşehir’in ara sokaklarında sakız satarak başladı... Aslında dört kuşaktır tüccar, üç kuşaktır da sanayici olan bir ailenin en girişkeni olacağı o günlerden belliydi...

 
Karşımda oturan genç insanın, bu kadar kısa bir zaman diliminde bu kadar önemli başarılara imza atmış olması bana, asla bir tesadüf olarak görünmüyor...

Kendisiyle ilgili yaptığım ön araştırmalarda, belki de önüme çıkan en ilginç bilgilerden biri, aslen Nevşehirli bir aileden geldiği ve doğduğu kentin sokaklarında henüz çok küçük yaşlarda sakız satarak ilk ticaretini başlattığı yönünde...

Oysa, bizler onu, giderek dünyanın bir numaralı battaniye üretim merkezi haline gelen Uşak’ın yine dünya çapında ünlü SESLİ Battaniyeleri’nin patronu, yönetim kurulu başkanı Hazim Sesli olarak tanıyoruz...

Açıklamalarında, geçmişe dair iki ana noktanın altını çizmeden edemiyor...

“Evet, doğrudur. Dedemlerin yanında yaşıyordum, çok küçüktüm, ama doğduğum Nevşehir’de hayata sakız satarak başladım. Öyle ki, sakızları satar, bir de kutusunu satar öyle eve dönerdim...”

“Biz, Sesli’ler olarak, dört kuşaktır ticaret, üç kuşaktır sanayi ile uğraşıyoruz. Bu nedenle, Anadolu’nun gelenekleri yerli yerine oturmuş hür teşebbüsünü en iyi şekilde temsil ediyoruz...”

Hazim Sesli ile söyleşi, zaten ailenin ticaret ve sanayi geleneğinin detaylı tarifi ile başlıyor...

“Ben ailemin dördüncü kuşak tüccar, üçüncü kuşak sanayici üyesiyim. Sanayicilik dedemizle başlamış. O zamanlar aile, tekstil hammaddeleri ticareti ile uğraşıyor. Hani, bir dönemin yün çorapları... Bu tür üretimin hammaddesinin ticaretini sürdürüyorlar büyüklerimiz. Bir sanayici çok miktarda hammadde çekmiş, borçlar büyümüş, işler sıkışmış, ödeyememiş. Ne yapacak? Dedemlere gelip bir halı ipliği fabrikam var

 

, borçlarıma karşılık isterseniz bu fabrikayı size vereyim diyor. Sanayicilik o güne kadar yapmadıkları bir iş ama diğer yanda da bütün alacağın batması riski var. Karar verip fabrikayı borçlarına mahsuben alıyorlar. Dedeler, babam, dayımlar herkes işin içinde... Kayseri, Bünyan, Hereke tarzı halılar için çok aranılan kaliteli halı ipliği üretiyoruz. Sanayicilik böyle başlıyor.”

Pekiyi, yaşam, Hazim Sesli için nasıl gelişti...

“Biz, kabul edelim ki, kuşak olarak çok şanslıydık. 1983 yılında Türkiye, bugünlerini belirleyen çok köklü bir değişim sürecine girdi. Merhum Turgut Özal iktidara geldi, 12 Eylül’den çıkılıp, sivilleşmeyle birlikte büyük bir ekonomik reform paketi de devreye sokuldu. Merhum Özal’ ın o dönemde, iktidara gelir gelmez başlattığı, önemli teşvik programlarına dayalı, kredileri özel sektörün emrine veren ve özellikle Anadolu’nun sanayileşmesinin yolunu açan dönem, Türkiye açısından tarihi önemdedir. Bu dönem, günümüzde, benim gibi 40’lı yaşlarının başlarında olan girişimci kuşağının serbest teşebbüs kavramıyla 17-18 yaşlarında tanışmasına neden oldu. Ben o zaman, ailemin en genciyim. Dedemin şoförlüğünü gönüllü üstlenmişim. O benim için büyük üniversite. Düşünün o yaşımda, ticaret ve sanayiyi çok iyi bilen bir insanla Tokat, Niksar, Ordu, Kayseri, Niğde, Bor... Heryeri dolaşıyorum, ticaret görüşmelerini izliyorum. Devamında dayımlar... Onlarla da öyle... Bizim ailemiz geniş ve disiplinli bir ailedir. O zamanlar bizler çok genciz. Büyüklerimizin yanında onların çantalarını taşıyalım yeter. Büyük bir hızla gelişen koşulları, piyasayı öğreniyoruz. Bu arada, ben, özellikle Ankara’daki teşvik işlemlerini de takip ediyorum. Bunların her biri büyük tecrübeler.”

Tabii bu tecrübelerin hızla paraya dönüştürülmesi süreci de aynı dönemde hızl

anıyor...

“Biz öyle bir döneme şahit olduk ki... Paha biçilmez... Yaşımız daha çok genç ama, biz, hem içerideki o yeniden yapılanma sürecini en ince detayına kadar yaşadık, hem de dışarıda, Avrupalı işadamlarının Türkler’e randevu vermekte nazlandıkları, randevu verseler bile, toplantı bahanesiyle kapının önünde saatlerce beklettikleri dönemi gördük. Düşünün, 1983’ten hemen sonra. Özal memleketi dışarıya açmış, yatırımlar bütün hızıyla sürüyor. O zaman bizler, uluslararası düzeyde kredi almayı falan bilmiyoruz. Cebimizde nakit para, yatırım peşinde koşuyoruz. O nakit paralar ile Avrupa’ya gider, makine almaya çalışırdık. O Avrupalı bizi kapısında bekletir, ciddiye almaz, önemsemez... Bu dönemleri biz, büyüklerimizin yanında yaptığımız dış temaslarda gördük. Bugün aynı Avrupalılar peşimizde koşuyorlar ama, biz, bir daha memleketimiz aynı günlere dönmesin diye daha bir hırsla çalışıp didiniyoruz. Belki de bu nedenle, benim kuşağım sadece bireysel başarıların peşinde değil. Sadece para kazanmak için çalışmıyor. Yüreğinde büyük bir memleket sevdasıyla hareket ediyor. Bakın bu önemlidir. Bu memleket sevdasının temelinde, çok genç yaşta şahit olunmuş o aşağılanmalar, Avrupalıların bizlere olan o yüksekten bakışları büyük rol oynamaktadır.”

Sadece Anadolu sanayinin değil, Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli battaniye kuruluşlarından biri haline gelen Sesli Battaniye nasıl başladı?

“Sene 1986. Askerden döndüm. Ben askere gitmeden önce, o sırada yürümekte olan teşvik yasası çerçevesinde ailemiz, battaniye üretimi için küçük bir makine yatırımı yapmıştı. Döndüğümde makinelerin ambalajlarından hiç çıkarılmadan ve battaniye üretimine dönük en ufak bir adım atılmadan beklediğini gördüm. Aile büyükleri, o sırada sürmekte olan çalışmalardan memnundular ve battaniye üretimine dönük bir yatırımın karlı olmadığına inanıyorlardı. Ben ise, artık, kişisel yaşantıma bir yön vermek istiyordum. Eğer ailenin sürmekte olan işlerinde görev yapacaksam bir çeşit patron-memurluk gibi bir pozisyonda kalacaktım. Oysa, ben, kendi projelerimi geliştirmek ve yaşama geçirmek istiyordum. Battaniye makinelerini istedim. Başlangıçta bu tür bir yatırımın yersiz olduğu yönündeki görüşler ve direnişlerle karşılaştım. Hatta fabrika için planlanan binanın depo olarak kullanılması halinde bile daha karlı olacağına ilişkin görüşler vardı. Zor ikna ettim. Beni destekleyen aile büyüklerinin, direnenlere, “canım, çocukların yerleri belli olsun, sağa-sola gidip dolaşacaklarına sorumlu oldukları bir işi yürütsünler” dediklerini biliyorum. Dedemin yaklaşımını unutamam. Bizi savundu ve bana,”yapmışken en kalitelisini yap, zarar edersen biz takviye ederiz” diye bizi rahatlattı. Bizim ailenin birinci kuralı zaten bu. Standart yakalayacaksın. Üretimin kaliteli olacak. Ve bunlardan da önemlisi, sözünün eri olacaksın, güvenilir insan olarak anılacaksın. Biz de yola işte böyle çıktık...”

Yola çıktığında nasıl bir dünya vardı...

“Kurduğumuz minik bir battaniye üretim tesisiydi. Fabrika falan dersek büyük yalan olur. Çok küçük bir iş. Günde 50 battaniye bile üretemiyoruz. Bugün, Sesli Battaniye, yılda 1.5 milyonluk üretimiyle dünyanın ilk beşinde (bazen ilk üçünde) Avrupa’nın en büyüğü, tabii Türkiye’nin de, bir battaniye fabrikası...”

20 yıl gibi kısa bir süre içinde nasıl oldu da o minicik üretim tesisi, fabrika olarak anılamayacak girişim, bugünün dünya devi haline geldi...

“Türkiye’nin ekonomik yapılanmasını sarsan hatta değiştiren tüm krizlerden biz, güçlenip büyüyerek çıktık. İlki 1991, Körfez Savaşı... Devamında 1994 krizi... Bu iki kriz sırasında sadece iç piyasaya dönük olarak çalışıyorduk. Ama, tam o dönemlerde Sovyetler Birliği’nin dağılması, bavul ticareti olarak adlandırılan dış satım türünün devreye girmesine yol açtı. Biz, o dönemde bu ticaret türünden en çok yararlanan fabrika olduk. Belki resmi bir ihracatımız yoktu ama, bavul ticareti sayesinde krizleri sanki bir ihracatçı kuruluş gibi atlattık. Tabii bir de İran-Irak-Suriye hattındaki sınır ticareti. Oradaki tüccarlar bizden çok fazla mal çektiler. Ama 1994 yılındaki krizden sonra, İstanbul merkezli olarak ihracat kuruluşumuz SESPA’yı kurduk. Çünkü, ihracatı belirli bir kurumsal kimlik altında ve düzenli bir çalışmaya sürdürmemiz gerektiğini biliyorduk. Bakınız, bugünün önemli tüm kuruluşları bu süreçten geçmişlerdir. Yani, önce, bavul ticareti ve sınır ticareti, ardından ihracatın kurumsallaşması. Bunları yapmayan tüm firmalar yakın geçmişte dökülüp kapanmıştır. Biz bugün SESPA sayesinde tam 55 ülkeye, ki bunların ağırlığı, Japonya, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri gibi kaliteli, zor beğenen pazarlardır, ihracat yapıyoruz. Düşünün, bugünün koşullarında üretimimizin yüzde 60’ı ihracata, yüzde 40’ı ise iç piyasaya gidiyor. Bakın, 2000’li yıllarda, Mustafa ve Muzaffer Sesli gittiler, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bir şirket kurdular. Bizim buradan gönderdiğimiz yarı mamulü işleyip satmaya başladılar ve o bölgenin en büyüğü oldular. Belki, dedelerimiz, babalarımız işi çekirdekten öğrenmiş insanlardı ama bizlerin almış olduğumuz eğitimler ile elde etmiş olduğumuz tecrübeler, bu tür büyük operasyonları planlayıp başarmamızı sağlıyor. “

Hazim Sesli’ye göre, Türk ekonomisinin geleneksel kırılganlığı nedeniyle bu ülkenin karşılaşabileceği en büyük ekonomik krizler peşpeşe yaşanırken Sovyetler Birliği’nin dağılması ve genç cumhuriyetlerin Türkiye’den kendi standartlarına uygun malları çekmeye başlaması bu ülkenin en büyük şanslarından biri oldu.

“Bu nedenle, bugün de Rusya ve orta asya pazarlarına çok önem veriyoruz. Oralarda gelişmeyi sürdürüyoruz. Çünkü Türkiye, bu coğrafyada, çok stratejik bağlar oluşturmuş durumda. En zor günümüzde bile mal çeken pazarlar bunlar. Bu nedenle, orta asya cumhuriyetlerinde üretim tesisleri kurmamız gerekiyorsa, kuracağız. Vardığımız noktalar önemlidir. Bakın, Ankara Büyükşehir Belediyesi, yaşanılan acı deprem olayından sonra Pakistan’a giden Başbakan Erdoğan ile birlikte devreye sokulmak üzere, bu ülkeye tam 1 milyon battaniye bağışlamayı kararlaştırdı. İyi de bunu kim üretecek? Bize geldiler. Biz, Sesli Battaniye olarak bu işin tam 764 bin adetini üzerimize aldık. Sektördeki diğer firmalar ile bir organizasyon çerçevesinde çok kısa bir süre içinde üretip teslim ettik. O acı olaydan yola çıkan bu çalışma, Uşaklı battaniye üreticisinin ilk kez aynı masa etrafında toplanmasına ve Türkiye Uluslararası Battaniye Birliği’nin de kurulmasına yol açtı. Artık, dünya pazarlarında birbirlerinin fiyatlarını kırmayan, aksine dayanışmaya önem veren bir battaniye sektörü var.”

Sesli Grubu’nun bundan sonraki hedefleri ne? Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada, battaniye kalitesini belirleyen iki-üç kuruluştan biri olarak adlandırılan Sesli, başka sektörlere de girecek mi...

“Başka sektörlere girdik bile. Önce çocuk bezi sektöründeyiz. Bebito markasıyla üretimimiz başladı, sürüyor. Bu sektörde büyümeyi hedefliyoruz. Bizim için yeni, heyecanlı ve geleceği yüksek görülen bir sektör kıvamında. Tüm Balkanlar’a dönük bir operasyon çerçevesinde Makedonya’da da çocuk bezi fabrikamızı kurduk. Bu sektörde diğer hijyenik pedler ve temizlik araçlarında üretim çeşidimizi artıracağız. Şu anda belirgin bir yatırımımız yok ama, girmeyi planladığımız diğer önemli bir sektör de enerji sektörü. Bu konudaki çalışmalarımızın ilk sonuçlarını da önümüzdeki günlerde göreceksiniz...”

Hazim Sesli...

O, Türkiye’nin çok özel koşullarda yetiştirdiği, güçlü ve kararlı “genç müteşebbisler” kuşağından önemli bir isim...

Başarı öyküsünü kısa bir zaman içinde dünyaya taşımayı başaranlardan...

Taşkın Özler- bölgevizyon


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/11/2007 · Kategori: KARIYER VE ISDUNYASI

Ebebek.com Halil Erdoğmuş

İnternet girişimcileri motive etme enstitüsü

Ebebek.com       

 Halil Erdoğmuş

e-bebek.com - Halil ErdoğmuşHalil Erdoğmuş İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümünden 1991 yılında mezun olduktan sonra Yüksek Lisansını aynı üniversitede Uluslarası İlişkiler bölümünde yapmaya başlar 1992 yılında tez aşamasına geçiyor ancak hocası ile arası bozulunca yüksek lisans tez kurulundan geçemiyor. Sonra memleketi Uşağa geri dönüyor. Uşak’ta Türkiye’nin yerel ilk radyolarından birisini kuruyor. Bu sırada bir genç kendisine gelir ve babasının onu eczacı yapmak istediğini ama kendisini işletme okumak istediğinden bahseder. Bu genç Bilkent üniversitesinde okurken Halil ona bir bakıma burs sağlar. Mezun olduktan sonra Arthur Andersen’a girmeleri için teşvikte bulunur. Daha sonra bu gencin bir arkadaşına da Yüksek Lisans bursu verir.


Uşak’ta bulunduğu sırada aile işleri ile ilgilenir. Babasının kurduğu yazma işini büyütür. Babası pamuk’tan iplik yapar, bunu dokurlar ve yazma haline getiriler. 1996 yılında evlenir. Yazma işini 1,5 sene içinde 1 milyon USD lık ciroya ulaştırır. Evlendikten 3 ay sonra aile işinde ailevi sorunlardan dolayı ayrılır. Artık iş yaşamında tek başına kalmıştır. Eşi ile beraber İstanbul’a geri dönerler. Boyner Holding’de Benkar’a girer. 3 ay sonra Planlama ve Yeni Projeler Müdürü olur. Advantage kart çıkarken o da işinden ayrılır. Kendi sigorta şirketinin başına geçer. Sigorta acentesi Boyner holding’te çalışıken de vardır. İş durumu artık farklıdır. Aile şirketi çok büyük olmasına rağmen o artık o işten ayrılmıştır. Elinde eskisi ile kıyasla nerdeyse bir şey yoktur.

2000 Mart ayında Uşak’ta burs verdiği öğrenciler onu bulurlar. Bebek’te bir cafeye götürürler. “Halil bey, bu internet işinde bal tutan parmağını yalıyor mutlaka bir internet işi kuralım” derler. Halil “güzel hoşta ne kuralım” diye cevap verir. Karşıklı konuşmalardan sonra en ucuza ne nerede satılıyor ile ilgili bir site kuralım diye karar verirler. Tüm kampanyaların takip edileceği, Türkiye’de satılan tüm ürünlerin fiyatlarının okuyuculara verileceği bir iş modelini yapabileceklerini planlarlar. Bu iş için En Ucuz limited şirketini kurar ama www.enucuz.com.tr ismini ODTU kendilerine vermez. www.enucuz.com ismi içinde 150.000 USD isterler. Sonunda enucuz.com iş modelinden vazgeçer. Artık elde bir sigorta acentası ve bir de En ucuz limited şirketi vardır. Bazı birikimler ve Uşak’taki evler bir bakıma güvencedir ancak bu sırada Türkiye’de derin bir kriz yaşanmaya başlamıştır.

Bir gün internette dolaşırken bebeklerle ilgili bir site görür. Bu yeni iş modeli ilgisini çeker. Kafasına interneti sokan genç arkadaşlarına döner ve bebek ile ilgili bir iş modeline odaklanabilceklerini beraber bu işe başlamaları gerektiğini söyler. Onlardan beklediği taşın altına ellerini koymalarıdır, ama eski genç bursiyerlerin görevi belki de sadece internet fikrini Halil’in kafasına sokmakla bitmiştir. Onlardan herhangi bir hareket görmeyince Halil tek başına bebek işine girmeye karar verir. Sitelerinin adını bebeksitesi.com olarak alır. O zamanların en büyük internet sağlayıcısı ixir ile görüşürler. Toplantılar çok olumlu gider. Biz size ziyaretçi sağlarız bu sebeple internet üzerindeki sitenizin adının önemi yoktur derler. Halil bebeksitesi.com ismini pek tutmaz ve ixir’in söylediklerine de pek kulak asmaz. İsim konusu onun için önemlidir. Gelecekte çok daha kritik olacağını düşünür. Uşaktaki evlerden birini 40.000 USD satar ve 30.000 USD ile bebek.com, bebek.net, e-bebek.com, ebebek.com, gebelik.com isimlerini hepsini birlikte satın alır. Evlerden bir tanesi internet alan adlarına gitmiştir. İxir bu sırada Halil’in bahsettiği iş modeli ve sitesi ile işbirliği yapmaktan vazgeçer ve kendi kadın siteleri Nakita.com’da bebek ile ilgili modelleri kendileri uygulamaya geçerler. Halil bunun üzerine hırs yapar. Bebek.com ile Türkiye’nin en iyi anne bebek sitesi olacaktır.

E-bebek.com LogoEylül 2000’de bebek.com sitesini açar. Sitenin gelir modeli sponsorluk ve reklama dayanmaktadır. Kasım ve Şubat krizlerinden sonra yazılım şirketlerinin zor durumda olduklarını görerek bunun kendisi için bir fırsat olabileceğini düşünür ve firmalar ile konuşmaya başlar. Treda ile elektronik ticaret yazılımı konusunda anlaşma yapar. Treda’ya 12.000 USD vererek e-bebek.com internet sitesi için düşündüğü elektronik ticaret altyapısını sağlar. Evin ikincisi’de Türkiye’deki kriz ile birikte 1 sene sonra satmak zorunda kalır. Artık elde nerdeyse sıfır kalmıştır. Sigorta acentesi ve kimsenin ne yaptığını bilmediği internet siteleri. Aile çevresi hatta çalışıtığı programcılar ve arkadaşları bile Halil’e inanmamaktadır. Bebek.com ve ebebek.com’un ne olduğunu bilmeyen yakın çevresi hatta eşi bile kuşku ile bakmaktadır. Evlendiklerinde varlıklı bir ailenin zengin çocuğu olan Halil Erdoğmuş’un artık durumu dışardakilere göre zordur. Dışardan bakıldığında belki böyle görülse de inancını ilk günden beri koruyan Halil işi nasıl geliştirebileceğini düşünmektedir.

<****** type="text/**********" src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
Bebek.com sitesine içerik sağlamak için bebek dergilerinden ekonomik krizde işten çıkarılan bir bayanı işe alır. Haftalık olarak güncelledikleri bebek.com sitesi anne ve bebek ile ilgili bir çok konuyu sayfalarında ziyaretçilerine sunar. Bebek.com sitesindeki programı internetten bulduğu Marmara Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenciye yazdırır. Sponsorluk ve reklam gelirleriyle ayakta kalmanın güçlüğünü gören Halil ebebek.com’da ürünler satmayı modeline ekler.

16 Eylül 2001 tarihinde e-bebek.com’u açmayı planlarlar. Bilişim fuarına katılarak e-bebek.com’u duyurmayı düşünürler. 5 Eylül’de fuarda standlarında ekibin 2 elemanından birisi olan satış ekibindeki bayan Halil’i cep telefonundan arar. Halil bey “kötü bir haberim var, satış yaptık” der. Satış onlar açısından kötü bir haberdir çünkü çalışan bir site dışında hiç bir şey hazır değildir. Taşıma firması ile anlaşma yapmamışlardır. Ellerinde stokları da yoktur. Bunun üzerine Halil “panik yapma şimdi firmayı ara ürünü hazırlasınlar bir de yanına hediye koysunlar” der. Taşıma firması olmadığı için ürünü ellerinde fotoğraf makinasını da alarak kendileri götürecek böylece hem ilk satış olduğunu müşterilerine müjdeleyecekler hem de ürünü kendileri taşıyacaklardır. Özlem hanım ilk müşterileridir. Sitelerinin ön sayfasına satın aldığı göğüs pompası ürünü ile birlikte resmini koyarlar ve bu mutlu haberi ziyaretçilerle paylaşırlar. Uzun süre bu ürün ana sayfada yer aldığı için en çok satılan ürün haline gelecektir. İl satışı takip 11 Eylül’de ikiz kulelere çarpan uçaklar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik durgunluğun derinleşmesine sebep olur. e-bebek.com - Halil Erdoğmuşe-bebek.com açıldığında iş modelleri çeşitli bebek firmalarını bu sitede kendi ürünlerini göstermelerini sağlamak ve internet yönetimlerini kendilerinin sağlamasını mümkün kılmaktır.

Elektronik alışveriş sitesinde farklı markalar ve firmalar kendileri ürünleri yönetmektedirler. Tek sepet yoktur. Kangurum.com’un bir bakıma sadece bebek için uygulanmış bir modelidir. Zaten Treda’nın bu programı daha sonra Garantialışveriş sitesinde de kullanılıyor. Bir bakıma sanal bir plazaya benzemektedir. Sipariş geldiğinde ilgili şirketin ekranında bu gösterilir. Aynı sipariş emri taşıma firmasına da iletilir ve taşıma firması ilgili mağazadan gidip ürünü alır fatura taşıma firmasında kesilir ve ürün bu şekilde müşteriye gönderilir. Bu iş modelinde e-bebek.com’un stok yapmasına gerek yoktur. Şirketlerden bu siteye girmek için başlangıçta 300 USD isterler. Bir çoğu bu parayı çok bulur. Onlar açısından bir açmaz oluşturur. Hem ürünlerini e-bebek.com’a koyacaklar hem de bunun için 300 USD vereceklerdir. Bir çoğu bunu kabul etmezler ve iş modeline inanmazlar. Az mağazada olsa e-bebek.com yavaş yavaş yol almaya başlar. 2001 Kasım ayında ilk önemli anlaşmalarını Mynet ile yaparlar. Bebek bölümündeki içeriği onlar sağlarlar. Bu işbirliğinden sonra diğerler işbirlikleri de ilerleyen aylarda Baskuda, kangurum gibi sitelerle yapılır

İlk günlerde Halil site üzerinde havale kabul edilmemesi, taksit yapılmaması ve fiziksel satılmaması üzerine belli noktalar belirler ve bunları ısrarla savunur. Kesinlikle bu kurallara uymaları gerektiğini düşünür.

1992 yılında Yüksek Lisans tezini verememiş ve üniversiteden atılmıştır. 2003 yılında af çıkar. Hemen tezini bitirmek üzere başvurur. Tekrar aynı hocayı danışman olarak kendisine verirler. Bu iyi bir haber değildir. Tezinin konusu elektronik ticarettir. İstanbul Üniversitesi iktisat bölümünde okurken çok da iyi bir öğrenci olmayan Halil, Yüksek Lisans’taki 12 dersin 9’unu 100 ortalama ile geçer. Bu ikinci tez şansında tez kuruluna girdiğinde gene bir büyük tartışma yaşanır. Kuruldaki hocalar Türkiye’deki tüketicilerin internet üzerinden neden satın alacağı konusunda kendisini oldukça sıkıştırırlar. Israrlar internet üzerindeki alışverişin çok daha iyi olcağını ve insanların buna alışacaklarını anlatmaya çalışsada bu kuruldan da geçemez.



Danışman hocası ile büyük uyuşmazlıklar yaşamaktadır. Bu kanlı tez kurulundan çıkar çıkmaz kendisine “Neden ısrar ediyorum, bak bazı insanlar fiziksel ortamdan satın almak istiyorlar, modelimi buna göre revize etmeliyim” diye kendi kendine düşünür. Ertesi gün bunun için çalışmalarına başlar. İlk önce havale ile ödemeyi kabul eder, daha sonra fiziksel olarak müşterilerin ürünlerini ofisten almalarına izin verir. Küçük kataloglar çıkarmaya başlar. İlk olarak sigorta acentası içinde ürünleri müşterilere vermeye başlarlar, ancak bir bakar ki bu sistem bu şekilde olmayacaktır. İşin ilginç yanı müşterilerin aklındaki e-bebek.com fikri farklıdır. Küçük bir ofise geldiklerinde hayak kırıklığı yaşamaktadırlar. Ofise yakın 50 m2 lik başka bir dükkan kiralar ve stokla satışa geçer. Stok yapması maddi olarak epey yük getirmeye başlar. Müşteri beklentilerini 15 ay boyunca bu küçük 50 m2 dükkanda karşılamaya çalışsada e-bebek.com’un internet üzerindeki beğenirliliğini bu dükkanda sağlayamacağını anlar. Bir çok müşteri internet üzerinden beğendikleri ürünleri dükkana fiziksel olarak gelip almak istemektedirler. 50m2 lik yere gelince hayal kırıklığı yaşamaktadırlar.Siparişler gün geçtikçe artmaktadır. Her 4 ay bir önceki 4 ayın toplam cirosunu geçmektedir. Küçük dükkanlarını açtıktan 15 ay sonra da 675 m2 lik başka bir mağazaya taşınırlar. Bu mağaza ile artık satış kanalları çeşitlenmiştir. Fiziksel kanalda mağaza, telefon ile sipariş, katalog ve internet yeni iş modelleri haline gelmiştir. Internette doğan e-bebek.com büyümeğe başlamıştır. 2004 Aralık ayında Treda ile yapmış oldukları program anlaşmasını bitirirler. Kendi bilgi birikimleri ile yazdıkları programa geçerler. Bu yeni program hem mağazacılık hem de internet üzerindeki satışları kontrol edebildiği gibi müşterilerin ihtiyaçlarını daha yakından takip edebilmektedir. Ayrıca muhasebe programları ile de ilişki kurabilen ve uyumlu çalışan bir yapıya geçmişlerdir.e-bebek.com’un kurulmasından sonra bir çok rakip internet üzerinde mağaza açmıştır. Internet üzerinde rekabeti yakından takip eden ekip bu sitelerinde daha sonra fiziksel mağaza açtıklarını görürler. Sekörde öncü olmuşlardır. Internet üzerinde büyümeye başladıklarındaki iş modelleri farklı bir yöne doğru gitmiştir. Bu belki de sektörel bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Belki de bebekleri olanlar kullanacakları ürünleri hijyen, güvenlik vb gibi faktörlerden dolayı görerek almak istemekte daha sonraki alışverişlerini internet üzerinden gerçekleştirebilmektedirler.


Hızlı büyümelerinin arkasında müşteri memnuniyetinin büyük etkisi vardır. Kısa sürede sorunlarının çözmenin yanı sıra müşteri odaklı çalışmak tüm ekipte ana amaç halini almıştır. 13 ay önce 2004 Şubat ayında sattıkları bir bebek arabasını müşterileri 2005 Mart ayında iade etmek istemiş. Müşterilerinden bu ürünü geri almışlar. Internet üzerinde hemen maliyetine satışa koymuşlar. Ürünün açık ambalajlı olduğunu da belirtmelerine rağmen internet üzerinden alan ilk müşteri de bunu iade etmiş. Bunu da kabul ederek tekrar siteye satışa koyduktan 3 saat sonra Afyon’dan bir ziyaretçi ürünü satın almış. Akşam saatleri olduğu için satışı yakından takip eden Halil bir daha satılmayacağını düşünerek biraz da üşengeçliğinden ürünü siteden kaldırmamış. Gece 10.30’da ürün bir defa daha satılmış ancak ürün tek olduğu için ilk alan müşterilerine göndermek zorunda kalmışlar ve ikinci kez alan müşterilerine telefon açarak durumu anlatmışlar. İkinci müşteriye daha iyi bir ürünü 100 YTL daha ucuza verebileceklerini söylemişler. Müşteri düşünmek için zaman istemiş. Bir hafta sonra tekrar arayarak alacağını ve aynı üründen bir tane daha varsa arkadaşının da alacağını ve ona da indirim yapmalarını istemiş. O üründe tek olduğu için olmadığını üzülerek söylemişler. “O zaman demiş hafta sonu mağazanıza gelip bakacağım” demiş. Mecidiyeköy’den gelen müşteri mağazadan 199 YTL lik ürün yerine hafta sonu toplam 448 YTL lik alışveriş yapmış. Mağazadan çıktıktan sonra arabasına binmiş ancak sonra tekrar geri dönmüş. Halil tüm süreci başından beri takip ettiği için biraz korkarak acaba iade mi edecek diye düşünürken. Müşterileri mağazaya geri gelmiş“Bu ürünlerden birer tane daha var mı? Arkadaşıma da bahsettim. Bunları acaba onun için tutar mısınız? O da yarın gelip alacak” demiş.

<****** src="http://adserver.mynet.com/?id=48622_3747"><****** id="htmleR0894R" allowtransparency="true" marginwidth="0" marginheight="0" onload="f1R0894R(true);" frameborder="0" height="250" scrolling="no" width="250">&nbsp;
Şimdi tüm bu zincirin başına dönelim. 1 yıl önce alınan bir ürünün iade alınmasıyla başlayan hikayedeki tüm müşteriler memnun oluyorlar. İlk müşteri ürünü kullanmadığı için geri iade edebiliyor, Afyon’dan satın alan müşteri ucuza bir ürün aldığı için mutlu oluyor, daha sonra stok sebebiyle ürünü satın alamayan fakat indirim sağlanan müşteri hem beklenenden daha fazla bir alışveriş yapıyor hem de yeni müşterilere e-bebek.com’u öneriyor. Tüm aşamadaki müşteriler mutlu olduklarında zincir kendi kendine büyüyor. Eğer tam tersi yapılırsa aynı şekilde bu zincirin daralacağını düşünebiliriz. Açıldıklarından bu yana tüm müşterilerine bu hizmet seviyesini sağlayan site ağızdan ağıza böyle büyüyor.

İş modellerinde tüm kanalları kullanmaya başlayınca yurtdışında yaşayan ziyaretçiler onlara fiziksel müşteriler göndermeye başlıyorlar. Bir gün yaşlı bir teyze dükkanlarına biraz sitemkar olarak girer.

- “Eee yavrum niçin mağazınızı daha cadde üzerine açmadınız, neden tabele koymadınız 1,5 saattir sizi arıyorum” der.

İşinin sürekli başında bulunan Halil zaman buldukça tüm müşterileri ile birebir kendisi ilgilenir.

- “Teyzeciğim cadde üzerinde kurmuş olsak bu fiyatlara alamazsın. Onun için biraz arka taraflardayız. Bak bizi taaa Amerika’lardan buluyorlar. Geçen gün bir müşterileri annesine e-bebek.com’un yerini tarif ederek bize gelmesini sağladı sonra da burdan Amerika’ya ürün gönderdik.” diye cevap verir. Bunun üzerine yaşlı teyze,

- “Yaaa evet haklısın, benim kızımda beni Avustralya’dan arayıp buraya gönderdi, adresinizi telefonunuzu verdir” demiş.

Mağaza Fenerbahçe stadına çok yakın Kızıltoprak’ta ana caddenin bir paralel sokağında zemin seviyesindedir. Artık hem depoları olarak hem de müşteriler için mağaza amaçlı kullanılmaktadır. Fiziksel rakiplerinden daha ucuza satış için internet, telefon ve kataloglar kaldıraç etkisi yaratmaktadırlar. Rakiplerinden farklı olarak bebek.com, fotobebek.com sitelerinden anne ve babalara içerik sunmaktadırlar.

e-bebek.com - Halil ErdoğmuşKurulduklarından bu yana bazı yatırımcıların ilgilerini çekmelerine rağmen yüksek borçluluk oranları ile çalışmaları bir engel olarak karşılarına çıkmış. 2002 yılında bir bebek bezi üreticisi şirket ile çok yakından ilgilenmiş ve firmaya o sıradaki durumunuda göz önüne alarak 220 bin YTL değer biçmiş. Her konuda anlaştıktan sonra yatırımcının şirkete gelmesini sağlayan aracının araya girmesi ile anlaşma gerçekleşememiş. Daha sonra başka ciddi iş adamları gelmiş ancak şirketi satın alma kararını alamamışlar. En son ilgilenen yatırımcı ile yakın bir iş ilişkisi kurmalarıyla iki şirket arasında sinerji sağlamışlar. Yatırım gerçekleşmese bile e-bebek.com oldukça fayda sağlamış.

<****** src="http://adserver.mynet.com/?id=48622_3747"><****** id="htmleR0894R" allowtransparency="true" marginwidth="0" marginheight="0" onload="f1R0894R(true);" frameborder="0" height="250" scrolling="no" width="250">&nbsp;
2000 de açılan bebek.com ve 2001 de faaliyete geçen e-bebek.com ile birlikte her geçen gün büyüyen ve toplam 20 kişiye ulaşan ekip ayda ortalama 2000 farklı müşteriye satış yapmaktadırlar. Bu satışların 1200’ü internet üzerinden gerçekleşmektedir. 1200 müşteriye toplam 3400 ürün satılmış, bir müşteri ortalama 2,8 ürün satın almış. Satış ciroları aylık 300 bin YTL’ye ulaşmış. Bebek.com son 3 senedir 7-8 adet ciddi sponsor marka ile çalışıyor. İlk günlerde e-bebek.com’da ürünlerini satmak isteyen her yeni mağazadan 300 USD isterken artık bu rakam 600 USD olmuş. Internet üzerinde yer almak isteyen firmalara baştan başa bir çözüm sunarak onlara katma değer sağlıyor. E-bebek.com ile anlaşan bir marka veya bebek firması bebek.com sitesinde ürünleri gösterme fırsatının yanı sıra bir anda internet üzerinde satış yapan, baskuda.com, estore, kangurum.com gibi sitelerde de ürünleri gösterebiliyor. Halil’e göre artık rakipler Toy’s R Us, Joker gibi fiziksel mağazalar olmuştur. Önündeki dönemde krizler olduğunda bunlardan daha güçlenerek çıkmak için şimdiden planlamalar yapmak gerektiğine inanmaktadır. Gelecekte Almaya’da çalışan katalog firmaları ile görüşmek ve Türkiye’de 5.000 m2 lik bebekle ilgili megastore’lar açmayı planlamaktadır.

Halil Erdoğmuş sıfırdan bir fikri bu aşamaya getirmesinde en büyük etkenin odaklanmak olduğunu düşünüyor. Bunun yanı sıra müşterilerine sınırsız memnuniyet sağlamak diğer faktörlerin en önemlisi olarak başta geliyor. Bunlara ek olarak;

“Biz babamdan öğrendiğimiz bir yöntemle çalışırız. Bir işe girdiğimizde acaba batarmıyım diye düşünmeyiz, acaba ne yaparsam eksikliklerimi giderim, satışları nasıl arttırırım diye düşünürüz. İşe tüm enerjimizi koyup odaklanırız. Babam 58 yaşında olmasına rağmen 2 sene önce otobüs firması kurdu ve rakibin 6 ay sonra kapatmak zorunda kaldı, ondan öğrendiğimiz işe odaklanmak ve daha iyisini nasıl yaparız diye bakmak” diyor



video için     http://www.kumestekikartal.com/kumesteki-kartal/ebebek/







Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »