14/12/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Üniversitelerde özgürlük tehlikesi! - İHSAN DAĞI

Üniversitelerde özgürlük tehlikesi!

 

İHSAN DAĞI          i.dagi@zaman.com.tr

 

Yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın 'üniversite vizyonu' bazılarında panik yarattı. Tüm yasakların kaldırıldığı ve bilimsel çalışmaların öne çıkarıldığı bir üniversite... Bu yaklaşımın neresine itiraz edebilirsiniz?

Üniversiteleri, ifade özgürlüğünün ve özgür bilimin değil de sözde rejim bekçiliğinin 'ideolojik kaleleri' olarak görürseniz böyle bir vizyondan ürkebilirsiniz. Nitekim bunların seslerini duymaya başladık. Hatta, 'üniversitelerde yasakların kaldırılmasının tehlikeli' olduğunu söyleyen bir rektör bile çıktı. Üniversite yönetimlerinde özgürlük korkusu hüküm sürüyor. Özgürlüklerden korkan bir üniversite tasavvur edebiliyor musunuz? Üniversiteleri bu hale getirdiler...

Özgürlükten korkanlar tarihin akışında 'offside'a düşmüş durumdalar; bir tür 'ortaçağ skolastisizm'.

'Siyasal İslam'ın sembolü diyerek üniversitelerde başörtüsünü yasakladılar. Bir yandan 'çağdaş'lık görüntüsü verirken öte yandan başarılı kız öğrencileri bu yasakla cezalandırdılar. Aslında başörtüsünü sembolleştirenler yasağı koyanlardı; başörtüsü yasağıyla sistemin 'efendi'lerinin hâlâ kendileri olduğunu göstermeye çalıştılar... Başörtüsünün arkasına gizlenip 'iktidar tekelleri'ni sürdürmek istediler. Ama nereye kadar?

Düşüncelerini açıklayan öğretim üyelerini 'disiplin'den geçirmeye çalıştılar. Siyaset bilimi profesörü Atilla Yayla, Kemalizm konusunda verdiği bir seminerden dolayı adeta linç edildi; Rektör Kadri Yamaç, Atilla Yayla'nın derslerini 'Kemalizme aykırı' olacağı gerekçesiyle durdurduklarını söyleyebildi. Dersleri elinden alınan, yönettiği tezlerden el çektirilen ve sonuçta da disiplin cezasına çarptırılan Prof. Yayla'nın suçu neydi? Düşüncelerini açıklamak... Bir bilim adamını düşüncelerini açıkladığından dolayı önce bazı medya organları, hemen sonra da kendi üniversitesi hedef gösterdi.

Akademik kriterlerin ve çalışmaların 'teferruat' olduğunu açıkça söyleyenler yönetiyor üniversiteleri. Dolayısıyla, yeni YÖK başkanının 'üniversiteler kendi işleriyle uğraşacaklar' demesinden kaygı duyuyorlar, haklı olarak.

Üniversitelerde akademik performans yerine 'siyasal/ideolojik' kaygıların öne çıktığı o kadar çok örnek var ki... Bunlardan biri de ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mesut Yeğen'in başına gelenler... Doç. Yeğen'in profesörlüğü iki yıldan beri engelleniyor. Neden? Sadece ve sadece yazdıklarından dolayı...

İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Bülent Tanör'ün, TÜSİAD'a 'demokratikleşme raporu' hazırladığı için Rektör Kemal Alemdaroğlu tarafından 'öğretim üyeliğinden çıkarılması' talebiyle YÖK'e başvurulduğunu, Prof. Tanör'ün ömrünün son günlerinde hakkındaki bu 'disiplin' soruşturmasıyla uğraştığını biliyoruz.

Evet, 'yükseköğretim disiplin yönetmeliği'; YÖK iktidarının, öğretim üyelerini disiplinize etmek için, resmi ideolojiyi ve kurulu üniversite düzenini sorgulayanları sindirmek için kullandığı etkili silah... Gerek dili, gerek kapsamı ve amacı itibarıyla 12 Eylül eseri Yükseköğretim Yasası'nın tam da izinden giden bir yönetmelik. Üniversitelerdeki kişisel veya ideolojik 'muhaliflerin' cezalandırılmasına imkân verecek genel, afaki müeyyidelerle dolu...

Yasakların kalkmasının tehlikeli olacağını savunanlar biliyor; özgürlüğün, hesap vermeyi ve şeffaflığı getireceğini, sadece ideolojik dogmalarını değil, kişisel iktidarlarını da sarsacağını...

Üniversite 'komutanları'na Genelkurmay Başkanı'nı dinlemeye devam etmelerini tavsiye ediyorum. İnsanlığın büyük değerlerini, yani demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını elimizden kaçırdık diye yakınan Genelkurmay Başkanı, belki, kendilerini üniversite komutanları zannedenleri 'hizaya sokabilir'.

Sözün özü; özgürlükçü yeni YÖK başkanına özgürlükçü yeni bir yasa gerek... Üniversiteleri kışlaya çeviren, akademik başarı yerine ideolojik fetvalar veren yöneticilerle işi zor

Prof. Özcan'ın...

 

ZAMAN

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/12/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Hazim SESLİ Olmak ya da olmamak...

  Hazim SESLİ
Hazim SESLİ
Olmak ya da olmamak...
06.12.2007
Bir şey ya vardır, ya yoktur. Ya ordasındır, ya da değil. Ortayı bulmak imkansız. Sanırım hayat da böyle bir şey. Olmak ya da olmamak, en önemli unsur...
  Peki sizce bu unsuru ekonomiye uyarlayabilir miyiz?.. Örneğin bin bir güçlüklere rağmen ayakta kalma becerisini gösteren KOBİ'lerimize... Onlar için de "ya varsınız, ya da yoksunuz" diyebilir miyiz?.. Dilerseniz tespitler ışığında bir sonuca varalım...

Geçmişe kısa bir yolculuk yapalım. Yakın geçmişimizde Türkiye'de öne çıkan belli başlı krizlerimiz bulunuyor. Bunlardan ilki 5 Nisan 1994'te alınan ekonomik kararlar. Ardından 1998 yılında yaşanan Uzakdoğu krizi ve Türkiye'ye yansımaları. 1999 yılı bankacılık sektöründe 'Kara Çarşamba' olarak adlandırılan kriz. Ve nihayetinde '2001 Şubat Krizi'. Şöyle bir baktığımızda 13 yıl içerisinde 4 büyük kriz atlatmışız. Her ne bu süreç içerisinde irili ufaklı sarsıntılar yaşamış olsak da, diğer krizler 2001 Şubat Krizi kadar tahribatlı olmamıştır. Bunu kabul etmemiz gerekir.

Peki yaşanan bu büyük krizler kimleri en çok etkiledi? Cevabını hepimiz biliyoruz: Küçük işletmelerimiz olan KOBİ kuruluşlarımızı. Peki, küçük işletmelerimiz ne yaptı da, düşe kalka da olsa, ayakta kalmayı başardı? Sanırım bu sorunun yanıtını vermeden önce, biraz durmamız ve düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu soruyu iki kelime cevaplamamız mümkün değil. Haksızlık olur. KOBİ'lerimizin bu süreçlerde nasıl ayakta kaldıklarına bir göz atalım.

- Krizi ilk hissettiğinde, elinde eteğinde ne var ise sattı ve işletmesine yatırdı.

- Tam, 'biraz toparlandım' derken, yeni kriz geldi. Ancak bu kez satacak mal varlığı kalamadığı için, bankalara koştu. Borçlandı.

- 'Sanırım toparladık' derken, bir darbe daha geldi. Ancak henüz kredi borçlarını kapatamadan, sırf işletmesine kilit vurmamak ve işçisine sahip çıkmak için, yeniden bankaların kapısını aşındırmaya başladı. Ancak bu kez, bir önceki kadar rahat kredi bulamadı. Çünkü önceki dönemden borçlarını henüz kapatamamıştı. Bankalar, buna rağmen kapıları araladı. Ancak, bu son idi.

- Tam gaz işe başlandı, makine sesleri yeniden duyulmaya, yüzler gülmeye başladı. Derken, son darbe diğerlerinden çok kötü etkiledi. Bu kez yapılan tüm hesaplar alt üst oldu. İçinden çıkılamaz hale gelindi. Ve işletmelerin kapısına kilit vuruldu. Binlerce insan işsiz kaldı.

'Şu an durum nedir?' diye soranlara yanıt hemen geliyor. Gelinen nokta malum: Türk ekonomisinin bel kemiğini oluşturan küçük işletmelerimizin önemli bir kısmı kapandı. Kalanlar da kendi yağları ile kavrulmaya devam ediyorlar...
Şimdi yazımın başında söz ettiğim gibi; 'olmak ya da olmamak' KOBİ'lerimiz için geçerli olabilir mi?.. Bir düşünelim. Bana göre olamaz, olmamalı... Çünkü onlar var olmak için ellerinden geleni yaptılar ve hala da yapmaktadırlar. KOBİ'ler için olmak ya da olmamak arasında bir şık daha var: Mücadele... Sonuna kadar mücadele... KOBİ'lerimizin bu çabasına bizler de yapıcı çözümler ışığında destek vermeliyiz. Unutmayalım ki; Türk ekonomisinde sürdürülebilir istikrar, küçük işletmelerin yeniden hayata döndürülmesi ile mümkün olacaktır.


Hazim SESLİ
TÜGİK Genel Başkanı

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/12/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

MALATYALI ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ DERNEĞİ

MALATYALI ÜNİVERSİTE

ÖĞRENCİLERİ DERNEĞİ

------------------

MÜNÖD Heyecanı Dalga Dalga

Tüm Türkiye'ye yayılıyor


Malatyalı Üniversite Öğrencileri Derneği (MÜNÖD) tatlı bir düş idi. 2002 yılında hayalini kurmaya başlamıştık. Hayaller uzun uzun tartışmalar, istişareler, karşılıklı  telkinler sonucunda gerçeğe dönüşme yolundaydı.


2004'ün yazında bir gece sabahlayarak MÜNÖD'ün iskeletini oluşturduk: MÜNÖD ne olmalıdır, neler yapmalıdır, hangi hedeflere yürümelidir; bu hedeflere yürürken nasıl bir strateji izlemelidir...Tüm bunlar iki yıllık düşünme faslından sonra ve sabahlanan bir günün şafağında kağıda dökülmüştü.
2004–2005 Eğitim öğretim yılında adım atma vakti gelmişti. İlk yapmamız gereken bu düşün gerçeğe dönüşmesi için aktörlerin ortaya çıkmasını sağlamaktı. Bunun için İstanbul'daki her üniversiteden temsilcilerin katılacağı bir toplantı organize ettik. Hava muhalefetinin doruğa ulaştığı bir güne denk geldi bu toplantı. İnsanların kafalarını bile dışarı çıkartamadığı bir gündü. Toplantı saati yaklaşırken bizler de "acaba toplantıyı iptal mi etsek" diye düşünüyorduk. Fakat o gün o toplantıya yaklaşık 50 arkadaşımız katılmıştı. İşte o gün MÜNÖD'ün artık ete kemiğe bürünmeye başladığı gündü. Çünkü o gün, o şartlarda bu fikre dört elle sarılan 50 kişinin çıkması, MÜNÖD'e ruh vermek için çıktığımız yolda bizlere verilen en büyük destekti.


MÜNÖD'ün alt yapı çalışmaları yaklaşık altı ay sürdü. İlk yönetim kurulu oluşturulduğunda, yönetimdeki 20 kişiden sadece iki-üç tanesi daha önce birbirini tanıyordu. Yönetim Kurulu'nu oluştururken hedefimiz; eş, dost, arkadaş grubundan oluşan bir ekipten ziyade Malatya için düşünen, Malatya'nın ve Malatyalı üniversite öğrencilerinin problemlerini önemseyen, bu problemleri önemsediği kadar çözüm üretmek için de insiyatif alan ve kaliteli insanlardan oluşan bir ekip kurmaktı.

MÜNÖD, hiçbir zaman klasik bir dernek olmamalıydı. Hele klasik bir öğrenci derneği hiç olmamalıydı. Bizler düşünen, fikir üreten, enerji dolu bir dernek olmalıydık. Bizler Milli Şeflerin, Battalgazilerin, Niyazi Mısrilerin, Turgut Özalların, Kemal Sunalların, İlyas Salmanların, Kenan Işıkların, Sabri Özellerin ve ismini saymaktan yorulacağımız nice Türkiye'ye yön vermişlerin/verenlerin yetiştiği toprakların çocuklarıydık. Üniversite öğrencileri ve Malatyalılar olarak bize yakışan buram buram kalite kokan bir yapı oluşturmaktı. Bunun için, önce önemsenen sonra da gittiği her yerde saygı gören bir dernek olmalıydık.

Zor oldu fakat sonunda önemsendik, saygı gördük. Bu saygı ve önemseyiş Pötürge Eğitim Vakfı'nın üç katlı çok kullanışlı binasını bize teslim etmesiyle, Malatyalı İşadamları Derneği'nin önemli projelere bizimle imza atmasıyla, Malatya Belediyesi'nin belediye önü gibi kritik bir yeri Tercih Büromuz için bize her yıl tahsis etmesiyle, Fuarcılığın Kayısı Fuarında açtığımız standlar için fuarın en güzel yerlerini bize vermesiyle, Malatya Ticaret ve Sanayi Odası'nın toplantı salonlarını herzaman hizmetimize sunmasıyla, Malatyaspor yönetimlerinin bizleri kucaklamasıyla, Malatya Basınının bizlere her zaman geniş yer vermesiyle, İstanbul'daki önemli toplantılara konuşmacı olarak davet edilmemizle, sanat siyaset bürokrasi ve iş dünyasından yüzlerce insanın yaptığımız projelere verdiği desteklerle kendini herzaman gösterdi.
Dernek kurulurken bir kişiydik, iki olduk sonra onlarca kişi. Bugün ise binin üzerindeyiz. Artık Konya'dayız. Sivas'ta, Uşak'ta, Kocaeli'de, Bursa'da, Çanakkale'de, Edirne'de, Eskişehir'de, İzmir'de, Isparta'da, Samsun'da, Kırıkkale'de, Sakarya'da, Elazığ'da, Şanlıurfa'da, Trabzon'da ve ismini sayamayacağım daha birçok yerdeyiz. Şubeler açılıyor, temsilcilikler veriliyor, bölgesel toplantılar yapılıyor. Kısacası baştan hedeflendiği gibi tüm Türkiye'ye yayılıyoruz.

Bunlarla birlikte, MÜNÖD Öğrenci Konseyi'yle içinde "Malatya" geçen her türlü meselenin konuşulacağını, Avrupa Birliği (AB) Akreditasyonu ile uluslararası bir kurum haline gelineceğini, Bilenler Bilmeyenlere Öğretiyor Projesiyle bilgisayarla tanışmamış çocukların bilgisayarla tanıştırılacağını, Eminönü Belediyesi'yle yürütülen Eğitim Projesi kapsamında müstakil bir binada 100 civarında öğrenciye ücretsiz kurslar verileceğini, Danışma ve Yüksek İstişare Kurullarının oluşturulacağını derneğin resmi web sitesinden öğreniyoruz. Ayrıca, Fikir Toplantıları adı altında dernek binasında önemli konukların ağırlandığını, Malatyalı İşadamları Derneğiyle ortak yapılan ve büyük bir proje olan MİADAP'ın başarıyla yürütüldüğünü; kütüphanesiyle, satranç ve tavla takımıyla, wireless bağlantısıyla, toplantı salonuyla dernek binasının tadına doyulmaz bir hal aldığını görüyoruz.

 


Bütün bunları büyük bir memnuniyet duygusu içinde öğreniyorum. Yurtdışında bulunduğum şu yıllarda yukarıda yapılan çalışmaların heyecanı dalga dalga bana kadar geliyor. Şimdi Türkiye'de hele de İstanbul'da olmak ve bu heyecanı iliklerime kadar yaşamak vardı…

Geriye dönüp baktığımda MÜNÖD'ün kurucu başkanlığını ve başkanlığını yürüttüğüm iki yılın hayatımın belki de en güzel ve en özel yıllarını oluşturduğunu görüyorum. Büyük bir tecrübeydi benim için. Bu süre içinde hem güldük, eğlendik hem projeler ürettik ve hem de Malatya'ya ve öğrenci arkadaşlarımıza faydalı olmaya çalıştık. İki yıl boyunca uyku haricindeki vaktimizin büyük bir çoğunluğunu bu işe verdik. Elbette yorulduk ancak çok tatlı bir yorgunluktu bu. Bizim için bir zevkti. Uğruna maddi ve manevi birçok fedakârlığın yapılabileceği bir zevk...


"MÜNÖD'ün başkanlığını yaptığım süre içinde neler yaptık" diye düşünürken bir çırpıda şunlar aklıma geldi: Yeni Düş isimli sanat-edebiyat dergimizi çıkartarak birçok ile dağıtımını yaptık. Üniversiteli Kaplanları (UNİ-KAP) kurarak Malatyaspora destek verdik. Eğitim komisyonumuzla onlarca öğrenciyi sınavlara hazırladık. İstanbul'da ve Malatya'da binin üzerinde öğrenciye sosyal yardımlarda bulunduk. Öğrenci arkadaşlarımızın burs-barınma gibi sorunlarına çözümler üretmeye çalıştık. Eğitim kokteylleriyle arkadaşlarımıza yurtdışı eğitim ve dil konularında rehberlik yapmaya çalıştık. Malatya'daki kayısı fuarlarına katılarak derneğimizi tanıtma imkanı bulduk. Malatya'da açtığımız Tercih bürolarımızla üniversite öğrencisi olmaya aday binlerce öğrenciye rehberlik yaptık. Staj-iş projeleriyle arkadaşlarımıza staj ve işe yerleşme ile part-time işlerde çalışabilme imkanları sunmaya çalıştık Kitap kampanyasıyla her ilçeye bir kütüphane açmak için çalışmalar yürüttük. Ramazan aylarında verdiğimiz iftar yemekleriyle yüzlerce arkadaşımızla aynı sofrayı paylaştık. Futbol maçları, tavla turnuvaları, kültürel gezilerle arkadaşlarımızın sosyal yönlerini güçlendirmeye gayret ettik... Bunlar hemen aklıma gelenler ve görünenler. Bunların bir de görünmeyen ve en az bunlar kadar önemli olanları var. Tanıtım, resmi işler, ziyaretler, toplantılar, konferanslar, verilen röportajlar, televizyon programları, altyapı çalışmaları, finansman sağlama… Bunlardan sadece birkaçı.


Mehmet Tunç kardeşim, derneğin kuruluşundan ve hatta kurulmasından çok önceki günlerden beri yaptığı etkin çalışmalarla büyük katkılarda bulundu. Başkanlığı döneminde de çıtayı biraz daha yukarıya çekme gayreti içinde oldu. Diğer tüm arkadaşlarımız gibi büyük fedakârlıklarda bulundu. MÜNÖD'ü uzaktan yakından tanıyan bilen her arkadaşımız takdir eder ki Mehmet Tunç'un MÜNÖD'teki yeri çok özeldir.

Şuan ise Hakan Memur kardeşim, emeklemeye başladığımız günden itibaren sarfettiği olağan üstü gayretini başkanlığı döneminde de sarfederek MÜNÖD'ün başarı ve kaliteye uzanan yolunda ileriye bir adım daha atma arzusu içinde. MÜNÖD için zihnen, bedenen, maddeten çok fazla koşturmuş değerli bir kardeşimdir.


Sadece bunlar mı? Elbette değil.
Muharrem Göker, İbrahim Türkeri, Alper Tecimer, Asiye Beytur, Birdal Akar, İsmail Budak, Sultan Gül, Fatih Elbir, Furkan Kırık, Yasin Aslan, Nazan Boyan, Nesrin Omaç, Adem Ay, Rıdvan Yiğit…
M. Emin Gül, Fatma Karlık, Burcu Arabacıoğlu, Sertaç Güleç, Ramazan Dinçer, Bilgen Tecimer, Erdal Eğilmez, Hüseyin Alaz, Erdem Bolatkale, Mehmet Beyhan, Mehmet Varol, Mehmet Yağcı, Meral Koç, Öznur Tunç, Ramazan Torun, Yasin Ekici.... Bunlar şuan aklıma gelenler. Eminim unuttuğum daha birçok arkadaşımız vardır. Bunların her birinin MÜNÖD'ün bugüne kadarki hayat hikâyesinde çok önemli bir yeri vardır...

 

Osman TİMURTAŞ

MÜNÖD Kurucu Başkanı

e-posta: timur442001@yahoo.com

Kasım 2007-Viyana

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/12/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Etkisiz insanların 7 tipik özelliği

 MELİH ARAT

m.arat@zaman.com.tr

Etkisiz insanların 7 tipik özelliği

Amerikalı bir araştırmacı, etkisiz insanların 7 tipik özelliği nedir diye merak etmiş ve aşağıdaki sonuçlara ulaşmış. Yedi temel özelliğin başlıkları araştırmacıya, başlıkların altındaki açıklamalar da bana ait.

 

"Tepkiseldirler."

Gelişme ve değişim meydana getirmek yerine, başkalarının yaptıklarına tepki verirler. Bir şeyler olur ve üstüne konuşurlar ya da harekete geçerler. Bu tepkisel yaklaşımlar, önemli ölçüde sorgulanmayan bir kültüre, kısa vadeli çıkarlara dayanır.

 

"Açık bir hedefle çalışmazlar."

Geleceğe ilişkin açık ve net bir hedefleri bulunmaz. Tepkisel yaklaşımlar aslında, hedefsizliğin bir sonucudur. Vizyon, yapılan işin kendisidir. İşin nasıl yapılacağı, ne olduğundan daha önemlidir. Üstelik "işi yapmak gerçekten gerekiyor mu" sorusuyla uğraşılmaz, hatta bu soru çoğu zaman akla bile gelmez. Nasıl sorusu, ne ve niçin sorularını önemsizleştirmiştir.

 

"Acil olan şeyi en önce yaparlar."

Neyin öncelikli olduğunu hiç belirlemediklerinden, öncelikli yapılması gerekenler geniş zaman dilimleri içinde yapılmazlar, vadeleri bittiğinde, artık bu işler acil işlere dönüşür. Tıpkı dersini zamanında çalışmayıp kendini başka şeylerle oyalayan öğrencilere benzerler. İş teslim zamanı (öğrenci örneğinde sınav günü) geldiğinde kriz içine girerler; acilleşen işlere odaklanırlar. Kriz süreci (iş teslim, iş bitirme süreci) bir şekilde sona erip yeni döneme girildiğinde ders alıp geleceği hedefe göre planlamak yerine, rehavet içine girerler. Bu rehavet ortamı içinde geleceğin krizlerini ortaya çıkaracak işleri yaparlar ya da yapmadıkları işler geleceğin krizlerini ortaya çıkarır.

 

"Kazan / kaybet anlayışı hakimdir."

Kafalarında mutlaka kazanmak anlayışı hakimdir. İşte, apartmanda, siyasette ve diğer ortamlarda, diğerleri her zaman rakiptir. Rakiplerle birlikte kazanmak yerine herkesin kaybetmesi yeğdir. Bu hayatta ya kazanırsınız ya kaybedersiniz. Başka türlüsü olamaz. Birlikte kazanma (win-win) masal kitaplarında anlatılan bir hikayedir.

 

"İlk önce anlaşılmayı isterler."

Kendileri mutlaka haklı, hatta en haklı olduklarından, önce kendileri konuşmalıdırlar. Diğerleri onların kıymetli mesajlarını anlamalı ve dinlemelidir. Zaten diğerlerinin söyleyecekleri çok da fazla değerli bilgileri yoktur. Kendi söylediklerine odaklı olduklarından hiç kimse birbirini dinlemez ve saatlerce yapılan toplantılardan güçlü olanın kararıyla çıkarlar. Ama herkesin kafasında hâlâ kendi fikri vardır.

 

"Eğer kazanamıyorsa, taviz verir."

Çok kötü kaybetmektense, az kaybetmeyi tercih ederler. Bu birlikte kazanma anlayışına yakın görülebilir, ama aslında ilgisi yoktur. Kıran kırana bir kazan / kaybet mücadelesinden sonra, hâlâ iki tarafın da kaybettiği "başarılı" bir modele varılamamışsa, taraflardan birinin kaybettiği ideal modele ulaşılmış demektir. Artık diyalog içinde birlikte kazanma anlayışını gerçekleştirecek zemin kalmamıştır. Taraflardan birinin galibiyeti kabul ediliyorsa, diğer taraf en az zararla durumu kurtarmak için taviz vermeye başlar.

 

"Değişimden korkar ve iyileştirmelerle ilgilenmez."

Durum ne kadar kötü olursa olsun, ortaya çıkacak bir değişimden sonra durumun daha kötü olmayacağına ilişkin bir garanti yoktur. Değişimden konferanslarda söz etmeyi çok severler, ama kendilerini değiştirmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar zaten mükemmeldir. İyileştirmelerle ilgilenmezler; "damlaya damlaya göl olur" onlara ait bir atasözüdür ve sadece söylendiği dönem için geçerlidir. Büyük bir kriz ortaya çıkmadıkça değişmezler.

Ne dersiniz, bir birey olarak sizde bu özellikler var mı, varsa ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ben, kendi hesabıma kara kara düşünüyorum.

01 Aralık 2007

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

20/11/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Rekabet ve İnovasyon Hazim SESLİ

 

Hazim SESLİ

Rekabet ve İnovasyon

 

15.11.2007

 

Rekabet için yenilik ve yenilikçi ürünler oldukça önem arz etmektedir. Türkçe karşılığı 'yenilik ve buluş' olan inovasyon kavramının paralelinde ise markalaşma ön plana çıkmaktadır. Büyük şirketlerimiz veya kuruluşlarımızın markalaşma ve inovasyon konularında herhangi bir sıkıntısı bulunmamaktadır. Onlar, yıllar önce şirket bünyelerinde kurdukları Ar-Ge departmanlarında, bu iki unsuru çok güzel işlemiş ve gerek marka anlamında gerekse kurumsal açıdan birer dünya şirketi olmayı hak etmişlerdir. Ancak aynı şeyi, Türkiye'deki işletmelerin yüzde 98'ini oluşturan KOBİ'lerimiz için söylemek yanlış olur.

 

 

 

Türkiye ekonomisinin dinamiği olan KOBİ'lerimiz, maalesef teknolojiden uzak bir şekilde, hayatlarını idame ettirme çabası içerisindedirler. Oldukça hassas bir yapıya sahip olan küçük işletmelerimiz, yaşanan ekonomik krizleri ilk hisseden, ancak buna rağmen krizlerden en son çıkan kuruluşlarımızdır. Neden bu kadar kırılgan bir yapıya sahip olduklarını ise tahmin etmek hiç de güç değildir. Kendi öz sermayeleri ile kurulan ve ayakta kalma mücadelesi veren küçük işletmelerimiz maddi ve manevi anlamda teknoloji ve Ar-Ge çalışmalarından bihaber, markalaşma ve inovasyon denilen kavramlardan ise oldukça uzak kalmaktadırlar.

KOBİ kuruluşlarımızın genel yapısı, küreselleşmenin bir sonucu olan inovasyonu anlama ve anlamlandırma noktasında sıkıntı yaşamakta olduklarıdır. Genel Başkanlığını yürüttüğüm Türkiye Genç İşadamları Konfederasyonu, üyelerinin yüzde 95'i KOBİ statüsünde olan bir sivil toplum kuruluşudur. Bu nedenledir ki, başta üyelerimiz olmak üzere, Türkiye'deki bütün KOBİ kuruluşlarımızın sorunlarını biliyor, gerek markalaşma gerekse de inovasyon kavramları ile küçük işletmelerimizi tanıştırma adına da proje hazırlıklarımızı sürdürüyoruz.

Sürekli değişen dünyamızda biz iş dünyasına düşen görev, değişim ve gelişim sürecine ayak uydurmaktır. Bizlerin global yapı içerisinde yer alıp almama gibi bir tercihi söz konusu değildir. İşletmelerimizin devamını sağlayan üç temel unsur bulunmaktadır: Teknolojiye ayak uydurmak, Rekabet edebilmek ve İnovasyon. Günümüzde üretimi ve pazarlamayı etkileyen, dolayısıyla da verimliliği belirleyen temel unsurlar bunlardır. Global pazarlarda işletmelerimizin rekabetteki tek avantajı maliyet değildir, olmamalıdır. Pazarın ihtiyaçlarına anında yanıt verme, ürün ve hizmet kalitesi, markalaşma, tasarım, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yeni yönetim ve organizasyon modellerinin uygulanması gibi faktörler, son dönemlerde kendini göstermeye başlamıştır. İşte tüm bu faktörler, işletmelerimizin sürekli inovasyona yönelmesini zorunlu kılmaktadır.

Küresel pazarlardan gelen rekabet baskısını gün geçtikçe daha fazla hisseden işletmelerimizin, yeni pazarlara girmek, mevcut pazarlardaki paylarını artırmak ve rekabet avantajlarını sürekli kılabilmek için bir an önce inovasyona, yani Ar-Ge birimlerine yatırım yapmaya başlamaları gerekmektedir. Ancak, KOBİ kuruluşlarımızın bu alana yatırım yapmaları, kendi öz sermaye yapıları nedeni ile, pek de mümkün değildir. Bütün Avrupa'da ve dünyada olduğu gibi, işletmelerin stratejik ortağı olan devletin de bu anlamda küçük işletmelerimize desteğini sunması gerekmektedir ki; bu konuda gerek KOSGEB'in gerekse de TÜBİTAK'ın çabalarını destekliyor ve yerinde buluyoruz. Ancak maalesef, KOBİ'lerimiz devletimizin KOSGEB ve TÜBİTAK aracılığı ile sunduğu desteklerden yararlanmakta yetersiz kalmaktadırlar. Bu da yine KOBİ'lerimizin bir eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

İş dünyasında başarının sırrı hem içeriye hem de dışarıya dikkatli bakmaktan geçiyor. bu bağlamda inovasyon ve markalaşma bir arada, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu iki unsurun birbirinden koparılması söz konusu bile olamaz. Bunun yanı sıra; zaman içerisinde birbirine benzeyen işletmelerimiz, yaratılan ürünler ve hizmetler, artık birbirleri ile benzeşme noktasından kopmalıdırlar. İnovasyon ve markalaşma ile farkındalık yaratarak, yeni iş modelleri, stratejiler ve yaklaşımlar geliştirmek zorundayız. Günümüz koşullarında belki de farklılaşmaya, inovasyona ve markalaşmaya, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır.



Hazim SESLİ
Türkiye Genç İşadamları Konfederasyonu (TÜGİK)
Genel Başkanı

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/11/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

"CUMHURİYETİMİZİN 84.YILINDA GENÇLİĞE GENÇ BİR BAKIŞ"

"CUMHURİYETİMİZİN 84.YILINDA GENÇLİĞE GENÇ BİR BAKIŞ"

29 EKİM 2007

Son günlerde ülkemiz zor zamanlar geçirmektedir. Gerek uluslar arası gerek ulusal alanda baskıların arttığı, gerilimin yaşandığı günlerdeyiz. Türk gencimiz belki de hiç bu kadar baskılı, sabır gerektiren bir süreçten geçmedi. Yaşı ilerlemiş olanların hayat tecrübeleri , bu tür durumlara karşı onları bilinçli kılmaktadır ama biz gençler tecrübesiziz, beklide uzağız. Bu durumlara rağmen Cumhuriyetimizin 84. Yılında şehitlerimizin acısı ile dolu olsak da büyük bir birliktelik ve katılımlar ile coşkumuzu, Cumhuriyetimize bağlılığımızı gösterdik. Gençlerimiz gene en ön saflardaydı, gençlerimiz gene çok başarılıydı. Gene her taraf kıpkırmızı yapıldı. Gençlerimiz bizleri gene gururlandırdı.

Ülke gençliği birçok alanda başarısını göstermeye devam ediyor. Tabi gizli kahramanlarımız da oluyor. Gençlerimiz ve tabi ülkemiz için yeni yeni üniversiteler açıldı. Devletimiz yıllardır gençlerimize gereken önceliği vermeye özen gösteriyor. Zaman zaman eksikliklerle karşılaşılıyor ama ben burada eksiklerden pek bahsetmeyeceğim. Mesela gençlerimize yönelik, onların bakış açısı ile ilgili anketler yapılmakta. Genel itibari ile geleceklerine pek olumlu bakamıyorlar, iş sıkıntısı çekiyorlar gözüküyor. Siyasilere de pek güvenmiyorlar ama siyaseten de kopmuyorlar. Ne kadar siyasetten uzak gençlerimiz olsa da siyasete bir o kadar yakın gençlerimizde mevcut. Farkında mısınız bir zamanlar gençlerimiz üniversitelerde siyaseti sopa ve taşlarla yaparlardı, şimdilerde ise bu büyük oranda azaldı. Artık siyaset doğru yerde ve doğru zamanda yapılıyor. Gençlerimiz neyi nasıl savunacağını öğreniyor. Gençliğin artık zamana ve olaylara bakış açısı değişiyor. Bilgi çağında olunduğunun farkındalar ve ona göre ilerleme kaydediyorlar. Sivil toplumda ön plana çıkmaya başlıyorlar, birlik ve beraberliklerini ülke menfaati için kullanmaya çalışıyorlar ve Uluslararası birçok alanda ülkemizi başarı ile temsil ediyorlar. Daha bilinçli, daha bilgi dolu ilerliyorlar emin adımlarla.

Gençleri her alanda görmek mümkün artık. Genç bakanlarımız, milletvekillerimiz var, sporcularımız birçok alanda yaşlarından büyük başarılar elde ediyorlar. Sanat alanında çok büyük ilerleme kaydediliyor. Televizyonlarda, dizilerde ve sinemalarda genç yaşta yakaladıkları başarıları ile görüyoruz. Gençlerin daha başarılı olması, daha faydalı olması için günümüzde birçok yarışma var artık. Bu bizleri daha da ileri daha da başarılı olmaya götürecektir.

Büyüklerimiz, gençlerimize güvenmelidir. Bu güven sağlanır ise gençler daha da inançlı olacaktır. Bu inanç ve güven sayesinde de biz gençler ülkemizin gelişimine katkıda bulunacağız. Atatürk ve arkadaşlarının emeklerini, bizlere duydukları inançlarını hüsrana uğratmamalıyız. Biz gençler asıl gücümüzün elbette ki damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunun bilincindeyiz. Biz gücümüzü buradan alacağız, daha çok çalışacağız daha güzel işler başaracağız. Cumhuriyetimizin 84. Yılında Ülkemiz topraklarına göz dikenlerin, bütünlüğümüzü bozmak, Ay Yıldızımızı indirmek isteyenlerin, Ülkemizin yükselen grafiğinden rahatsız olanların karşına kalkan olarak çıkacağız, gelecek başarılarının arkasında biz olacağız.


EMRE URFALI
Uşak Üniversitesi İşletme
emreurfali@gmail.com
http://emreurfali.blogcu.com/

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/10/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Zaman'ın tirajı bir milyon olmalı

 HÜSEYİN GÜLERCE

h.gulerce@zaman.com.tr

Zaman'ın tirajı bir milyon olmalı



Gazetemizin yeni bir kampanyası daha başladı. Zaman, dünyada pek çok örneği olan bir sistemle, abone sistemiyle okuyucusuna ulaşıyor. Japonya'nın günlük tirajı 6-7 milyonu bulan gazeteleri de, ABD'nin dünyaca ünlü gazetelerinin pek çoğu da abone sistemi ile dağıtılıyor.

Zaman olarak biz daha farklı bir şey yapıyoruz. Temsilciliklerimiz, halkla ilişkiler birimlerimiz sayesinde okuyucumuzla bire bir tanışıyoruz. Onu ziyaret ediyoruz, yazarlarımızın sohbetlerine çağırıyoruz. Yani en büyük farkımız, okuyucumuzla kaynaşmak... İşte bu yüzden, bu gazetenin sahibi bizzat okuyucusudur. Okuyucusudur, zira çok az gazetenin okuyucusu, başkalarının da gazetesini okuması için kapı kapı dolaşır, abone olunmasını ister, tiraj artınca sevinir, düşünce üzülür... Zaman, bu yönüyle dünyada benzeri olmayan tek gazetedir.

Herkes biliyor ki Zaman gönüllere girmek isteyenlerin gazetesidir. İşimiz gönülle. Çağımızdaki en büyük kuvvetin, gönül kuvvetinin önce bu topraklarda, sonra bütün dünyada harekete geçmesini istiyoruz. Gönül kuvveti, sevgi kuvveti demektir. Sevgisizliğin kahırlarını, acılarını yaşayan bir dünyada, sevgiyle mayalanmış hoşgörüyü, evrensel insanî değerlerde buluşmayı, paylaşmayı, barış dolu bir dünyayı arzuluyoruz.

Zaman'ın, bu mefkûresi küçümsenemez. Çünkü sade ülkemizde değil, hemen dünyanın her yerinde bu gönüllüler hareketi büyüdükçe büyüyor. Artık koskocaman bir insanlık ailesiyiz. İsimsiz ama dev gibi sevgi kahramanlarımız var. O kahramanlar daha geçen sene yüz ülkeden gelen gençlerle Türkçe Olimpiyatı düzenlediler. Farkında olunsun, olunmasın bir destan yazılıyor. Önden giden atlılar, şimdi gittikleri yerlerde nice sevgi süvarileri yetiştirdiler. Muhabbet fedailerinin istihdam edildiği bir bahar geliyor. Onlar Türkiye dışında tek bir şey yapıyorlar: Dilimizi öğretiyor, dinimizi ve değerlerimizi temsil ediyorlar... Hâl dilini konuşturuyorlar... İçeride ve dışarıda yazılan bu destanı kim anlatacak? Gelen baharın çiçeklerini, kuşlarını, ovalarını, çayırlarını kim yazacak?

İyi ki Zaman var... Zaman'ın sorumluluğu çok büyük. Zaman, muhabbetin kürsüsüdür. Sesi çok gür çıkmalı, her yandan duyulmalıdır. Her eve girmeli, bu destan büyümelidir. Baharın gelişi hızlanmalı, Zaman'ın tirajı bir milyon olmalıdır.

Bu bir...

Demokrasilerde medyanın gücü dikkate alınınca Zaman'ın taşıdığı hayatî önem de anlaşılır. Demokrasilerde artık en büyük kuvvet ne silahlı kuvvetler, ne hükümetler, ne şu ne bu. En büyük kuvvet kamuoyudur. Kamuoyuna da sözü geçen tek güç medyadır. Medya -istisnaları elbette var- bütün dünyada kamuoyunu yönlendirmeye, manipüle etmeye, kışkırtmaya, haberle yorumu karıştırarak gerçekleri saptırmaya, karartmaya, görmezden gelmeye çalışıyor. Belli sermaye gruplarının, hukuk dışı devlet güçlerinin, istihbarat birimlerinin, gizli odakların kontrolüne geçmiş bir medyanın ne kadar tehlikeli olacağını hepimiz tahmin edebiliriz. Bizde de gazete köşelerine yerleştirilmiş nice tetikçi var. Zor zamanlarda, demokrasinin kenara itildiği dönemlerde emirle, komutla manşet atanların varlığını bizzat bu gazetelerin yöneticileri açıkladılar. Darbe davetçileri, savaş tahrikçileri, andıç bahaneleriyle kendi arkadaşlarını satanlar bizim medyamızın içinden çıkmadı mı?

İyi ki Zaman var... Dalgalara, fırtınalara aldırmadan bir deniz feneri gibi dimdik durarak, kayalara bindirmenin önüne geçen bu gazetedir. En hassas dönemlerde provokasyonlara karşı birlik ve beraberliğimizin en büyük savunucusu bu gazetedir.

Sağduyunun, sevginin, kardeşliğin gazetesi, hakikatin sesi, milletin kürsüsü Zaman'ın tirajı bir milyon olmalıdır.

Bu da iki...


26 Ekim 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

20/10/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Değişim ve kişisel gelişim

 MELİH ARAT

m.arat@zaman.com.tr Ekonomi

Değişim ve kişisel gelişim


Birçok anne-baba ile yetişkin olmaya başlayan çocukları arasında dünya görüşü farkı var. Eskiden buna basitçe nesil farkı denirdi.

Nesil farkı, aynı olayları farklı yaş gruplarının farklı görmesi anlamına gelirdi. 2000'lerde yaş grupları arasındaki görüş farkları radikal ölçüde genişliyor. Çünkü artık olay görüş farkının ya da bakış açısındaki farkların çok ötesinde. Artık sadece bakış açısı değil, baktığımız şey de farklı. Araştırmacı bir yazar / danışman olarak açıkçası dünyadaki değişimi algılamak, analiz etmek ve uyum sağlamak benim için bile oldukça zor. Dolayısıyla konuları dünyadaki değişimi algılamak ve çözümlemek olmayan anne-babalar için iş daha da karmaşık.

Yazarlık hayatıma ilk başladığımda bol miktarda "değişim" yazısı yazmıştım. İş dünyasının, teknolojinin, kentlerin ve siyasetin değişime ne şekilde dönüştüğüne ilişkin. Bir süre sonra bu analiz yazılarını bırakarak değişen dünya ile nasıl mücadele edeceğimi yazmaya başladım. Şu sıralar yeni büyük bir değişim yaşadığımızı söyleyebilirim. Bütün bunlarla birlikte geçmiş hâlâ yakamızda, ama o da siliniyor ağır ağır.

Değişimin en büyük lokomotifi iş alanında. İş alanındaki bu değişim, bütün aile hayatımızı, özel yaşantımızı da etkiliyor. İnsanlar daha yenilikçi ürün ve hizmetler istiyorlar ve bunları kabulleniyorlar. Daha farklı bankacılık hizmetleri, daha farklı cep telefonları ve hizmetleri, daha farklı arabalar ve diğerleri. Bütün bunlar da şirketleri daha farklı, kendini daha çok geliştirmiş ve sıra dışı elemanlar ile yöneticiler bulmaya itiyor. Dolayısıyla daha çok okuyan, daha çok kurslara giden, daha çok projesi olan, interneti çok daha iyi kullanmak durumunda olan insanlar olmamız isteniyor. İş dünyasının beklentileri, üniversite mezunu olmayı, bilgisayar kullanmayı ya da bir yabancı dil bilmeyi çoktan aşmış durumda. Bu anlamda bugünün gençleri, anne-babalarının döneminden çok daha fazla kendilerini geliştirmek durumundalar.

Eskiden devlet memuru olmak, hayatını kurtarmak anlamına geliyordu. Bugün devlet memuru olmak, önemli ölçüde tek düze bir yaşama mahkum olmak anlamına geliyor. Özel bir şirkette profesyonel çalışmak da, özellikle ismi olan bir kurumda geçmişin önemli amaçlarından biriydi. Bugün markalaşmış özel bir şirkette çalışma imkanı oldukça az. İş başvurularında rekabet çok yüksek. Bununla birlikte özel bir şirkete girdiğinizde kaderinizi belirleyen birkaç unsur var: Yöneticiniz, yöneticinizin yöneticileri, şirketinizi ya da bölümünüzü piyasadan silecek rakipler, değişen müşteriler ve değişen teknoloji. Bütün bunlar, büyük sevinçle başladığınız markalaşmış özel şirketten sizi çıkararak yeniden işsiz kalmanıza yol açabiliyor.

Ne yapmak gerekiyor? Cevap basit. Kendi ayaklarımızın üstünde durma becerisi kazanmak gerekiyor. Yaşamımızda karar seçenekleri önümüze çıktığında, seçim yaparken basit bir şeyi değerlendirebiliriz. Alacağımız karar kendi ayaklarımızın üstünde durma becerisini geliştiriyor mu, geliştirmiyor mu? Aynı soru anne-babalar ve genç olmuş çocukları için de geçerli. Çocuklarımızın bize aykırı gelen karar fikirleri, kendi ayaklarının üstünde durma becerilerini geliştiriyor mu? Anne-babaların kabul etmekte en çok zorlandıkları fikirlerden bir tanesi, çocuklarının da birer birey olduğu. Kendi ayaklarının üstünde durmak, kendini geliştirmek, üretmek ve kendini geçindirmek kavramı öncelikle birey olmaktan geçiyor.


20 Ekim 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/10/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

'Madem başını örtüyorsun, öyleyse evinde oturacaksın!

 TAMER KORKMAZ

t.korkmaz@zaman.com.tr

'Madem başını örtüyorsun, öyleyse evinde oturacaksın!

 

"Başörtülü kadınlar nerede dursunlar? Eski Cumhurbaşkanı Sezer başta olmak üzere katı laiklik yanlılarına göre başörtülü kadınlar evlerinde durmalı, üniversitede eğitim görmemeli, bunun doğal sonucu olarak mesleksiz ev kadınları olmalıdırlar..."

Radikal'den İsmet Berkan'a ait bu satırlarda varılan yargı yüzde yüz gerçeği yansıtıyor...

Üniversitelerdeki başörtüsü/türban/eşarp yasağının temelinde "Laikçi Statüko"nun kadınların örtünmesine duyduğu büyük (sistematik) alerji yatıyor...

"Gizli İktidar" bu ülkede başını örten kadının kamusal alana çıkmasını, sosyalleşmesini kesinlikle istemedi. Çünkü başını bağlayan kadınlara laiklik adına biçtiği rol "Madem başını örtüyorsun öyleyse evde oturacaksın, bizim dünyamıza zinhar burnunu sokmayacaksın" anlayışına (yazılı olmayan bir kural) dayalıydı! "Statüko" Fransa'dan formatladığı laikliği evrensel özüne aykırı olarak katı/baskıcı bir biçimde uyguladı: Başka vahim bir yanlışa daha düştü. En başından beri modernleşmeyi "tek tip" bir olgu olarak tasavvur etti...

Sosyo-ekonomik değişim öyle bir noktaya varmıştı ki, yıllarca kızlarını okutmadıkları için eleştirilen muhafazakar babalar artık kız evlatlarını üniversiteye gönderme aşamasına gelmişlerdi... Ne zaman? İlk kez 1968'de! O tarihte Hatice Babacan'ın (Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın halası) üniversite kapısına adım atması rejimin egemenlerini şoka uğratmıştı...

Bu hadise, Gizli İktidar'ın/Resmi Görüş'ün modernleşme şablonuna tersti. Daha doğrusu, böyle bir şablonun geçerli olmadığını ispatlıyordu. Laikçi egemenlere göre, ebeveynleri "muhafazakar-tutucu" bir başörtülü öğrencinin üniversite öğrenimi talebinde bulunmaması gerekiyordu! Bir hususa daha dikkat buyurunuz: Hatice Babacan başı bağlı olduğu gerekçesiyle üniversite kapısından kovulduğunda henüz Erbakan'ın "Milli Görüş" hareketi ortada yoktu!

***

"Amiral Gemisi" Hürriyet'in Kaptan Köşkü'nde oturan zat, İsmet Berkan'ın vardığı söz konusu kesin yargıya itiraz ediyor; meslektaşının eski Cumhurbaşkanı Sezer'e haksızlık yaptığını öne sürüyor. Mesela "Eşi yedi yılının tamamını çocukların eğitimine vakfetmiş bir insanın böyle düşünmesi mümkün mü?" diye soruyor...

Semra Sezer'in çalışmaları iyi güzel de; hem Semra Hanım'ın hem Ahmet Necdet Bey'in sıra üniversite kapısına gelince kız öğrencilere "dur" demesi ne iş, peki? Bu yaman çelişkinin büyükbabası ise cumhuriyet rejiminin uzun yıllar boyunca ebeveynlere "kızlarınızı okutun" çağrısı yaptıktan sonra üniversitelerde türban yasağı uygulamasıdır. "Haydi Kızlar Okula" kampanyaları trajikomik bir haldedir!

Gerçekte başörtüsü meselesini siyasallaştıran yasağın başından itibaren "Türban siyasi simgedir" demek suretiyle hakkı ve hukuku çiğneyen laikçi "Resmi Görüş"tür...

Erbakan şu meşhur "Rektörler türbanlı kızlara selam duracak" çıkışını (1995) yaptığında -üniversitelerde var olan yasak büyük çoğunlukla uygulanmıyordu! Sözkonusu sorunlu çıkışı "12 Mart askeri yönetiminin Necmettin Erbakan'ı İsviçre'den getirtmesi" olayına da benzetebilirsiniz... Yani bu örnek dahi türban tartışmasını siyasallaştıranın "Laikçi Gizli İktidar" olduğu gerçeğini değiştirmiyor...

"Ülkede askerler dahil kimsenin başörtüsü ile meselesi yok" illüzyonuna başvuran Hürriyet'in Kaptanı "Türbanı başörtüsü gibi bağlayıp iyi niyeti göstermek güzel bir adım olmaz mı?" diye sorarak gerçeği hasıraltı etmeyi amaçlıyor.

Asıl soruyu ben sorayım: "Üniversite kapısına yarından itibaren başını eşarpla örtüp gelen öğrenciler bundan sonra içeri alınacaklar mı?" -Zerre kadar samimi olanlar/ yasağın kaldırılmasını gerçekten isteyenler bunun özgürlükçü cevabını anında verirler!

05 Ekim 2007, Cuma

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

28/9/2007 · Kategori: KOSE YAZILARI

Peruk bile yasak: Üniversiteye kafa ile girmek de yasaklansın!

Peruk bile yasak: Üniversiteye kafa ile girmek de yasaklansın!      

 

TAMER KORKMAZ

 

Başörtüsü yasağı nedeniyle peruk takan öğrencilere Gazi Üniversitesi "dur" demiş: Fakülte binalarının girişindeki "görevliler" öğrencilerin saçlarını kontrol ederek perukla içeriye girmek isteyenleri engellemişler!

Türban yasağı faşizminin hangi boyutlara vardığını gözler önüne seren bu "Peruk Avı" Ankara'daki Gazi Mahallesi'nde cereyan etmiyor; yasakçı rektör Prof. Kadri Yamaç'ın üniversite mahallinde/"Gazi"de yaşanıyor...

Şimdi şöyle bir düşünün: Türban zaten yasak, üstüne bir de akıllara ziyan peruk yasağı...

Bir yerden sonra bu da kesmeyecektir, yasakçıları...

Mutlaka uyanacaklardır: "Eyvah, bu öğrencilerin kafası içeriye giriyor" falan diyeceklerdir...

Bakalım Rektör Kuvvetleri "bu yaman soruna" nasıl bir çözüm bulacaklar, göreceğiz...

28 Şubat döneminde Nur Serter'in "İkna Odaları" Mahallesi'nden geçmiştik...

Peruk yasağını da Kadri Yamaç'ın "Gazi Üniversitesi Mahallesi"nde görmüş olduk...

Her iki mahalle de YÖK derebeyliğine bağlıdır: YÖK Komutanı Erdoğan Teziç "zaptiye zap zap, raptiye rap rap" kıvamındaki görevine geldiği zaman ne demişti?

Hatırlayalım: "-Aslında bir polis memuru sokaktaki bir türbanlı kadına kimlik sorduğunda orası o anda kamusal alan oluverir!"

Adı bende kalsın "şöhretli" bir emekli orgeneral de üç yıl kadar önce etrafındakilere şöyle sesleniyordu:

"-Aslında laiklik sokaktaki türbana, hatta evdeki türbana bile karışmalı; ama Türkiye'nin şartları buna müsait değil!"

O orgeneralin nasıl bir Türkiye arzuladığını "ulusalcı devreleri"nin "Darbe Günlüğü"nde okuduk: Muhtıralardan fal tutmuşlardı; ne çare ki, darbenin kapı kolu ellerinde kalmıştı...

Artık devir onların devri değildi; gün gelmiş "hesap" dönmüştü: Türkçesi, Sam Amcalarını kaybetmişlerdi...

Şayet bilmiyorsa; peruk yasağı emrini veren "türban yasakçısı rektör" de öğrenecektir, bu kaçınılmaz gerçeği!

***

Teknik direktör Mustafa Denizli bir gece ansızın telefonla katıldığı canlı yayında "Türbanlılar İran'a gitsin!" diye efelenmişti...

Kaderin garip cilvesi: Gün gelmiş, türbanlılar değil de Mustafa Hoca gitmişti, İran'a...

Sonra ne mi oldu? Denizli son birkaç yıldır İran'ı çok ama çok yanlış tanıdığımızı her fırsatta döne döne anlatıyor, ekranlarda...

Böyle bir örnek pişmiş aşa su katabilirdi: Muhtemelen bundan dolayı Egemen Medya geleneksel "Öcü İran" muhabbetini bir kenara bırakıp bu sefer "Malezya" çalıştı...

Resmen çamur attıkları Malezya'yı ağızlarına laik sakız yapıp üstüne günlerdir "mahalle baskısı" gözbağcılığını ekleyenler -bu milletin "yıllanmış laikçi baskı"nın muhatabı olduğu gerçeğini asla unutturamazlar...

Egemen Medya'nın imza attığı "mahalle baskısı" antetli yoğun Psikolojik Harekat'ın ardından ne oldu, peki?

HHafta başında Şişli'de üçü erkek ikisi kız beş kişilik bir grup, başörtülü bir hanıma saldırdı: Önce sözle taciz etmişler, ardından da hızlarını alamayıp türbanlı kızın başını açmaya çalışmışlar...

Hadiseye tanık olan Fenerbahçe Kulübü Disiplin Kurulu Başkanı Avukat Tuncer Erdoğan ise barbarlara müdahale ederek başörtülü kızın kurtulmasını sağlamış...

"Şişli" ne yana düşer usta?

Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da mıydı, Şişli: Yoksa Tahran'ın göbeğindeki bir ilçe miydi?

Peki ya "Gazi Üniversitesi" hangi başkenttedir? Tamam, şimdi hatırladım: "Çıkarın peruklarınızı Laiklik'ten yazılı yapıcam!"

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »