22/6/2009 · Kategori: KOSE YAZILARI

Dünyayı değiştirmek ister misiniz? MELİH ARAT

Türkiye'de profesyonel dünyada heyecanı ve okuma düzeyi hiç düşmeyen biri var mı diye sorarsanız değerli dostum Mevlüt Aksan'ı anmak isterim. Geçtiğimiz günlerde "Nasıl Steve Jobs Olunur?" başlıklı kitapla ilgili başlayan sohbetimiz beni de Steve Jobs üzerinde araştırmaya itti. Steve Jobs, bilgisayar dünyasını 20. yüzyılda şekillendiren 10 isim varsa bu 10 ismin içinde en etkili olanların içinde birincilik için yarışır.

Kendisi Apple Bilgisayar şirketinin kurucusu, dünyanın en muhteşem animasyonlarını üreten Pixar Animasyon Stüdyoları'nın (Oyuncak Öyküsü dahil, sayısız muhteşem filmin tasarlandığı stüdyo) ve iPhone-iPod gibi devrimci ürünlerin kaynağıdır.

Evlat edinilmiş bir çocuk olduğu halde, sıradan tüm insanları aşan bir iş performansına sahip sıra dışı bir insan olmayı başarmıştır. Aksan ile yaptığımız sohbette, Aksan, Jobs ve kitapla ilgili yorumlarını paylaşıyor. Birçoğumuza göre tasarım, şekilsel bir konudur. Ancak bu önerme sorgulanmalı. Tasarım, şekil olmanın ötesine geçerek işlevin kendisidir. Bir otomobilin aerodinamik özellikleri arabanın tasarımıyla ilgilidir ve arabanın hızını etkiler. Hayvanların biçimsel tasarımları, doğadaki işlevleriyle bütünleşir. Örneğin çita, hızını vücut tasarımından alır. Kahve fincanından elektrik fişine, oradan masaya kadar her tasarım bir işlev içerebilir. Türk şirketlerinin birçoğu da işlevsel olarak çok başarılı ürünler üretiyor olsa da tasarıma yeterince önem vermiyor. Bu da özellikle uluslararası pazarlarda başarımızı olumsuz etkiliyor. Elbette tasarımıyla öne çıkan çok başarılı birkaç örnek de var.

Bu yazıyı hazırlarken aklımda bir soru da var. Neden Türkiye'nin Steve Jobs'ı ya da Bill Gates'i yok? Daha da ilginç bir soru sorayım: Neden okurlarımdan biri 21. yüzyılın ilk yarısının Steve Jobs'ı olmayı istemiyor, aklının uzak ucundan bile geçirmiyor? Bizi durduran ne? Balık almaya gittiğinizde, denizden tutulmuş balık ile çiftlik balığı arasında radikal bir fiyat farkı vardır. Çiftlik balığı, tek tip yemle beslenmiş hareketsiz olduğu için tatsız tuzsuz bir balıktır. Deniz balığı ise çok çeşitli gıda ile beslenmiş, hareketli ve lezzetli bir balıktır. Türkiye'deki temel sorunlarımızdan bir tanesi insanların çiftlik balığı gibi yetişmesidir. Seyahat etmiyoruz. Farklı kitapları, farklı kursları tüketmiyoruz. Farklı insanlarla görüşmüyoruz. Öyle olunca da ne girişim fikri geliyor, ne enerjimiz oluyor ne de hayalimiz oluyor. Çiftlik balıkları birbirini izleyip ölecekleri günü beklerken, biz de televizyonda kendimizi izleyip son günümüze doğru yaklaşıyoruz. Denizde yüzen bir balık kadar evrenin prensipleriyle uyum içinde yaşamımızı sürdüremiyoruz. Girişimciliğin temelinde evrenin ve doğanın yasalarına uyum vardır. Bir aslan, sürekli aynı su birikintisinin kenarında avlanmaz; çünkü sürekli orada durursa diğer hayvanlar oraya gelmezler. Aslan işini değiştirmez; ama avlandığı yeri değiştirir.

Uzun yıllardır değerli arkadaşım Hakan Turgut ile birlikte girişimcilik dersleri veriyoruz. Peter Drucker'a dayanarak girişimciliğin tesadüflere bağlı bir süreç değil, sistematik bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Girişimcilik gayretleri içinde bir iş planı hazırlamak oldukça önemlidir. Ama tek başına iş planı hiçbir işe yaramaz. Eğer ilişkileriniz yoksa, sermaye ve diğer kaynaklara ulaşamıyorsanız iş planı masanızın üstünde ya da dosyanızda kalır ve sizi zengin etmez. Steve Jobs'ın öyküsüne baktığımız zaman, hayatı Steve Wozniak gibi (Apple şirketinin kurucusu teknik dâhi), John Sculley (Pepsi'nin seksenlerin başında dünya çapındaki satış müdürü) gibi insanlarla kesişmese belki de bugün olduğu kişi olmayacak. Kolej yıllarında aldığı kaligrafi derslerinden birini kaçırmış olsa, belki bilgisayarlarda bugün tek bir yazı karakteriyle yetiniyor olacaktık. Steve Jobs'ın kolacı John Sculley'i kendi şirketinde çalışması için kullandığı sözü paylaşmak istiyorum: "Şeker karıştırılmış can sıkıcı bir sıvı satmak yerine dünyayı değiştirmek ister miydin?" Ben de size soruyorum, bu can sıkıcı dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmaya neden talip olmuyorsunuz?

21 Haziran 2009, Pazar

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19/8/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Ergenekoncular mı özgürlükçüler mi rektör olsun?

İHSAN DAĞI

Yirmibirinci yüzyılda, hem de üniversitelerde, bir 'ortaçağ düzeni' kurabileceklerini sananlar, değişimin toplumsal ve siyasal dinamikleriyle iktidarları ellerinden uçup giderken hezeyan halindeler.

Yeni rektör atamalarıyla üniversite yönetimlerine 'özgürlükçü' öğretim üyeleri atanıyormuş! Ne sanıyordunuz, üniversitelerde kurduğunuz karanlık baskı rejiminin ilelebet süreceğini mi? Özgürlük, adalet ve eşitlik fikrini yok edebileceğinizi mi? Bilim adamlarının 'kışla düzeni'nde emir komuta zinciri içinde resmi ideolojinin mabedine taş taşımaya razı olacaklarını mı? İkna odalarında aşağıladığınız öğrencilerin hukuk, adalet ve eşitlik taleplerinin toplumda karşılık bulmasını engelleyebileceğinizi mi? Öyleyse, o sözünü ettiğiniz 'aydınlanma'yı da 'modernite'yi de hiç mi hiç anlamamışsınız.

Kimse kusura bakmasın, faşizm biteli yarım asır oldu. Meraklısı 'zaman makinesi' icat edip, gidebilir 1930'lara. Artık bu ülke çok daha iyisini hak ediyor. Üniversitede özgürlükten korkuyorlar; özgürlükçü hocaların yönetimde söz sahibi olması telaş nedeni... İstiyorlar ki Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç dönemleri devam etsin; rektörler 'ordu göreve' pankartlarıyla gösteriler yapsınlar, darbeci paşaların emir komutaları altında üniversiteyi kışlaya çevirsinler, hatta Veli Küçük'e telefonda 'Bir emriniz var mı?' diye tekmil versinler! Madem Ergenekon konuşuyoruz şu sıralar, soralım: Ergenekon'un üniversitelerde giriştiği 'psikolojik operasyon' kimlerin YÖK başkanlığı ve rektörlükleri döneminde sergilendi? Ergenekon örgütünün sivil toplum uzantılarının ve emekli askerî personelin kampüslerde cirit atmasına kimler, nasıl, neden imkân tanıdılar?

Kimse kusura bakmasın, üniversiteleri Ergenekoncular değil özgürlükçü öğretim üyeleri yönetecek tabii ki. Haber yapıyorlar koca koca puntolarla; yeni kurulan 23 üniversite için önerilen 69 rektör adayından 36'sı 'üniversitede özgürlük bildirisi'ne imza atanlardanmış. Ne olmuş yani? Üniversiteyi, 'düşünce, ifade, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar' olarak niteleyen öğretim üyeleri rektör olamayacak mı? 'İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gerektiği'ni söyleyenler üniversiteleri yönetemezler mi?

Kimse kusura bakmasın, Türkiye demokratikleştikçe, Avrupalılaştıkça, dünya ile bütünleştikçe üniversitelerin otoriter, içe kapanmacı ve ulusalcı anakronik bir 'hizip'in yönetiminde kalması da düşünülemez. Kimse bunu başaramaz. Toplumun belki de en eleştirel, en özgürlükçü, en akılcı kesimini oluşturan üniversitelerin özgürlük, adalet ve eşitlik ülküsüne direnen 'gerici' kurumlara dönüştürülmesi ve bunun devam ettirilmesi mümkün olamaz. Üniversitede özgürlük bildirisine imza atan öğretim üyeleri karanlık bir dönemde üniversitelerin onuru oldular; bu bir imza listesi değildi sadece, üniversitenin onur listesiydi. Son on yıldır derin bir operasyona maruz bırakılan üniversitelerde hâlâ bir 'ışık' olduğunu bize gösterdikleri için onlara minnettarız. Yeni üniversiteleri özgürlük, adalet ve eşitlik fikri üzerine kurdukları, özgür düşüncenin ve eleştirel aklın önünü açtıkları sürece de minnettarlığımız artacak.

Son olarak şunu da belirtelim: 'Üniversitede özgürlük' bildirisine imza atanların çok büyük bölümünü genç akademisyenler oluşturuyordu. Bu onur listesine adını yazdıran cesur ve genç akademisyenlerden bazılarına doçentlik ve profesörlük atamalarında özellikle 'zorluklar' çıkarıldığını duyuyoruz. Üniversitelerde hâlâ var olan 'özgürlük düşmanları'na buradan duyuralım; hukuku ve 'akademik etik'i çiğneyenler yaptıklarından utanacaklar. Bugün değilse, yarın... Üniversiteler, kifayetsiz despotlara ve Ergenekonculara göz kırpanlara teslim olmayacak.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19/8/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Üniversite için demokratik çözümler

Rektörlerin seçimle göreve gelmelerinin demokratik bir uygulama olmadığını söylemiştim.

Yazdıklarıma gelen tepkiler, ya üniversite düzeninin ya da demokrasinin yaygın biçimde yanlış anlaşıldığını gösteriyor.
Sevgili Emre Aköz'ün iki gündür Sabah'ta bu konuda yazdıkları, farklı bir açıdan sistem eleştirisi. Aköz, hizmet veren hizmet alan ayırımına dayalı bir eleştiride bulunuyor ve haklı olarak yönetimin, hizmet alanları memnun etmesi gerektiğini söylüyor. Ancak seçme hakkının hizmet alanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi -öğrenci temsilcilerinin senatolarda oy hakkına sahip olması- de demokrasinin var olduğu anlamına gelmiyor. Araştırma görevlisi, öğretim görevlisi, uzman ve okutmanları da içine alacak şekilde rektör seçiminde oy hakkının genişletilmesi de ortaya demokratik bir yönetim çıkartmıyor. Belki tersine meslekî hiyerarşiyi zedeleme riski taşıyor. Sorun rektörün sahip olduğu yetkilerden kaynaklanıyor. Üniversitelerde tepede rektörün yer aldığı tabanı çok geniş bir piramit var. Bu keskin hiyerarşi içinde kullanılan ve tek kişiye verilen yetkilerin denetlenmesi ve dengelenmesi lâzım. Seçimle iş başına gelmek, bu denge ve denetimi de zayıflatıyor. Rektör, keyfince iş görürken aldığı oyu gerekçe gösteriyor. Ve ortaya çıkan sonuçlardan bu yetkinin keyfi kullanıldığı anlaşılıyor. Rektör eşlerinin aldığı oylar, üniversitelerde sık rastlanan yolsuzluklar, öğretim üyeleri arasında tamamıyla kişisel kutuplaşmalar bu durumun kanıtı.
Üniversite yönetimine siyasal sistemler gibi bir yönetim sistemi olarak bakarsak durum daha kolay anlaşılacak. Rektörler "tek isimli çoğunluk sistemi"ne göre seçiliyor. Bu seçimi belediye başkanlığı seçimine benzetmek mümkün. Belediye başkanları üzerindeki denetimi nasıl İçişleri Bakanlığı yapıyorsa, rektörler üzerinde de YÖK bulunuyor. Aradaki fark, rektörün bu seçimle geldiği makamda sahip olduğu yetkilerde. Seçimle gelen hiç kimsenin böyle yetkileri yok. Bir doçentin doçent kadrosu alması, bir doçentin profesör olması, yani kendisine oy veren seçmenlerin meslek hayatı rektörün iki dudağının arasında.
Kutuplaşma rektörlük seçimlerinde başladığı için, bu seçim sistemi "rektörün adamları" ve diğerlerini saflaştırıyor. Keyfi ve kişisel yetki kullanımı ise, ortaya seçimle iş başına gelmiş demokratik bir yönetim değil despotik bir yönetim doğuruyor. Demokratik siyasal sistemin temel hareket noktası, iktidarın keyfi kullanımını engellemektir. İktidar hakkının halka dayanması prensibi, aslında iktidar üzerinde mümkün olan en geniş denetimi sağlamak içindir. Kaynağını halktan alan ve yine halk tarafından denetlenip değiştirilen iktidarın keyfî kullanımı engellenmiş oluyor. Demokrasinin unsurlarından biri olan seçimi kullanarak üniversitede bir yönetim oluşturduğunuz zaman tam tersine keyfî bir yönetimi kurmuş oluyorsunuz.
En önemlisi, iktidarın keyfi kullanımını engellemek için demokrasilerin sahip olduğu denge ve fren mekanizmalarını hatırlayalım. Üniversitelerde azınlıkta kalanların haklarını seçimle gelen tiranlara karşı koruyacak hiçbir mekanizma yok. Sadece genel idare için geçerli olan yargı denetimi devreye girebiliyor. Rektörlerin keyfi tasarruflarını ve yolsuzluklarını denetleme konusunda bu yöntemin de sınırları var. Çünkü seçimle gelen rektörler aynı zamanda devlet memuru oldukları için, çoğu zaman yargı yolunun açılabilmesi için soruşturma izni gerekiyor.
Kamu kaynaklarını kullanan, kamu kaynakları ile bir iktidar alanı yaratan bir devlet memurunun denetiminin çok daha sıkı yapılması gerekmez mi? Yöneticiyi seçimle iş başına getirmeyi, diğer kamu kurumları için de yaygınlaştırırsak ne olur? Vakıf üniversiteleri ile devlet üniversiteleri arasındaki sistem farkını nasıl açıklayabiliriz?
"Demokratik üniversite" ideolojiler savaşının sürdüğü Soğuk Savaş yıllarında, çalışanların çalıştıkları kurumları yönetmeleri veya yönetimde söz sahibi olmaları tarzında, iktisadî demokrasi tezlerinin bir uzantısı olarak savunuldu. Bugün bilim üretemeyen, hayattan kopuk eğitimde ısrar eden üniversitelerin gerekçesinden ibaret.

MÜMTAZER TÜRKÖNE - ZAMAN
m.turkone@zaman.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/8/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Rektörlerin çiftliği olan üniversiteler - EMRE AKÖZ

Rektörlerin çiftliği olan üniversiteler

Mevcut sistem üniversiteleri rektör çiftliğine dönüştürüyor. Bilime değil, ideolojiye öncelik veren YÖK Kanunu ve rektör belirleme sisteminin değişmesi şart.

Emre Aköz'ün köşe yazısı

Gelişmeyle birlikte değişimin geleceğine inanırız. Mesela ekonominin gelişmesi, ortaya yeni aktörlerin çıkmasına yol açar, böylece eski manzara değişir.
Ancak bu varsayım her zaman doğru değil. Bazı durumlarda gelişme, eski iktidar yapısının güçlenerek sürmesini de sağlıyor, yani gelişme, değişime neden olmayabiliyor .
Üniversite yönetimleri açısından da benzeri bir örneği verebiliriz.
Devlet üniversitesinde bir rektör şöyle seçiliyor:
Önce oylama yapılıyor. Akademisyenler en az 6 adaya oy veriyorlar.
YÖK'e en çok oy olan 6 adayın ismi bildiriliyor. YÖK bu sayıyı 3'e indirip Cumhurbaşkanı'na sunuyor. Cumhurbaşkanı da o üç adaydan birini rektör olarak atıyor.
Saçma sapan bir sistem bu.
Daha önce de defalarca yazdım: Üniversitedeki seçimde tek oy alan ( yani pratikte kendisinden başkası tarafından desteklenmeyen ) bir kişi rektör atanabilir.
Geçen yıl bunu birlikte yaşamadık mı? Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, sadece iki oy alan kişiyi rektör atanmıştı. (Daha sonra, öteki oyun aynı üniversitede çalışan eşi tarafından verildiğini öğrenmiştik.)
Bu sistemin bir an evvel değiştirilerek, akılcı bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.
Ama o arada, şunu sormamız gerek: Niye okuldaki oylamada birinci gelen aday doğrudan atanmıyor?
Bunun birkaç sebebi var.
Birincisi, hiç kuşkusuz, ideolojik kaygılar: " Ya hocaların seçtiği kişi yeteri kadar devlete bağlı değilse? "
İşte yukarıda anlattığım seçim sistemi, bu olasılığı engellemek için çalışıyor.
Bu mekanizmanın sonucunu geçen yıl görmüştük: Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, üstüne hiç vazife olmamasına rağmen, 367 meselesi gündeme geldiğinde, atanmalarını sağladığı rektörleri ardına dizerek, parti başkanı edasıyla basın toplantısı yapmıştı.
Gelelim ikinci sebebe:
İkinci sebep aynı zamanda, yazının başında sözünü ettiğim varsayımla ilgili.
Bildiğiniz gibi üniversitelerimiz gelişiyor. Öğrenci sayısıyla birlikte, kaynakları artıyor, kadroları genişliyor.
Peki, bu gelişme, yönetimi nasıl etkiliyor? Gelişmeyle birlikte ortaya yeni tipte kadrolar mı çıkıyor?
Hayır!
Hatta tam tersi oluyor.
Üniversite büyürken, rektör, gerek yönetim kadrolarını, gerek diğer atamaları, görevlendirmeleri kendi çıkarına uygun bir biçimde yapıyor.
Böylece rektör, üniversitenin gelişmesinden, yandaşlarını ve müstakbel destekçilerini nemalandırmış oluyor.
Seçim zamanı geldiğinde de, o kişiler oylarını kendilerine koltuk çıkan rektöre veriyor.
Haberlerde izlemişsinizdir: Bu işi öylesine abartanlar var ki görev süresi dolduğu için mecburen çekilecek olan kimi rektörler, yerlerine eşlerini getirmek için uğraşıyorlar!
Yani " Avantajlarınızın devamını istiyorsanız, eşime oy verin, merak etmeyin perde arkasında ben olacağım " demiş oluyorlar.
İşte o saçma rektör belirleme sisteminin bir amacı da bu: Hazine'den aldığı parayla ve tahsis edilen yeni kadrolarla gelişen üniversiteleri kendi çiftlikleri haline getirmeye çalışan, koltuk sevdalısı rektörleri engellemek.
Yani eski rektörün kurguladığı oylama tezgâhına karşı, icabında tek oy alan adayı rektörlüğe atayarak, okulun çiftlikleşmesinin önünü kesmek.
Ancak olayın bu yönü, sistemi haklı çıkarmaz. Bilime değil, ideolojiye öncelik veren YÖK Kanunu'nun ve dolayısıyla rektör belirleme sisteminin kökten değişmesi şart.
(Sabah)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/7/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Keşke görmeseydim! İbrahim Karagül - yeni şafak

İbrahim Karagül - yeni şafak
15 Temmuz 2008 Salı

Keşke görmeseydim!

Hangi ülkeye, hangi şehre gitseniz bu kadar üzülürsünüz, acı duyarsınız? Görmek için bu kadar can atıp, gördükten sonra “keşke görmeseydim” demenin hayal kırıklığı ölçülebilir mi? Bir ülkenin, bir kadim şehrin, bir milletin böylesine yıkıma uğratılmasını haklı çıkaracak, en azından katlanılabilir kılacak hangi gerekçe olabilir?

Hele bu ülke, bu şehir, tarihinizin, kültürünüzün merkezlerinden biriyse, bu yüzden çok sevdiyseniz, mahallelerinde ve sokaklarında anılarınız varsa, yaşayacağınız üzüntüyü hiçbir siyasi hesap telafi edemez.

Bağdat bombalanırken “aslında İstanbul bombalanıyor” diye yazmıştım. Samarra'da katliamlar yapılırken buranın tarihini hatırlayarak ürpermiştim. İngilizler Kut-ul Amara'daki anılarına akın ederken bir kuşak öncesini hatırlamaktan aciz olmamızın felaketini hissetmiştim.

Bağdat, Şam, Kudüs, Buhara, Kahire, İstanbul bizim geçmişimiz ve geleceğimizdir. Geçmişimizi olduğu gibi, geleceğimizi de kuracak olan şehirlerdir, devletler değil. Ne kadar yıkıma uğrasa da bu şehir nice imparatorluklar yıkmıştı. Yine yıkacaktır. Bu Amerikan imparatorluğu olsa bile yıkacaktır.

Geçmişimizin Bağdat'ı nice yıkımlar atlattı. Moğol felaketini yaşadı. İnanıyorum ki, hiçbir yıkım, hiçbir felaket bu şehre böylesine zarar vermedi. Moğollar bile Bağdat'a böyle hakaret etmedi. Bu yüzden diyorum: Hiçbir askeri hesap, hiçbir ekonomik amaç, hiçbir siyasi planlama böyle bir acımasızlığın üstünü örtemez. Bu hesaplar ister ABD'nin olsun, İster İngiltere'nin olsun isterse Türkiye'nin olsun…

Bunlarla birlikte düşünsek bile, Bağdat'ın jeopolitiğinin Çanakkale'den başladığını biliyoruz biz. Bağdat düşerse Çanakkale'nin geçileceğini ya da Çanakkale geçilirse Bağdat'ın ayakta kalamayacağını biliyoruz. İstanbul'un savunmasının Bosna'dan ve Şam'dan başladığını bildiğimiz gibi. Öyle olmadı mı? Dünümüzün, bugünümüzün, yarınımızın bu şehirler olduğunu bildiğimiz gibi.

Bütün bunları yazmak için Bağdat'ı bir gün görmek bile yetiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bir günlük Bağdat ziyaretinde, iki ülke arasında yapılan ve geleceğe ilişkin çok şey içeren “entegrasyon” anlaşmaları Türkiye'nin bu ülkeye sadece siyasi ve ekonomik değil, kültürel olarak da yakınlaşması için önemli bir adım oldu. Ancak yine Başbakan'ın “Bir medeniyet merkezi yok edildi” sözü, gördüklerimiz karşısında yaşanan psikolojik durumu net olarak ortaya koyuyordu.

İlk kez Türkiye Başbakanı için alanın sivil bölümünde şaşaalı bir tören düzenlendi. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad bile askeri piste indirilmişti. Sadece Ahmedinejad ve Tayyip Erdoğan kente karayolu ile götürüldü. Ürdün Kralı Abdullah güvenlik nedeniyle Bağdat'a bile gelemedi. ABD ve İngiliz liderlerinin gelişinin ise Irak'la hiç ilgisi yok.

Daha karşılama töreninde gaydalı bando ekibini görünce aklınıza ilk gelen “sömürge” kavramı oluyor. Alandan Yeşil Bölge'ye gidene kadar farklı üniforma görüyorsunuz. Irak askeri, polisi, özel güvenlik şirketlerinin askerleri, Amerikan zırhlıları, İngiliz askeri araçları… Yol boyunca elleri tetikte, alarm durumunda askerler, yol kenarlarında sık aralıklarla bekleyen zırhlılar, ABD askerleri, sürekli uçuşan helikopterler ve duvar!!!

İsrail-Filistin arasındaki duvarları biliriz biz. Şehirleri, mahalleleri, aileleri bölen, okulu öğrencisinden, hastaneyi hastasından, camiyi cemaatinden ayıran o yüksek duvarları… Üzerlerine özgürlük sloganları ve özlemleri yazılan duvarları…

Bağdat'ta bunun çok daha acımasızını görüyorsunuz. Yüzlerce yıl aynı mahallede, aynı sokakta yaşayanlar birbirinden koparılmış, yollar beton bloklarla kapatılmış, köprüden geçerken beton bloklardan Dicle nehrini bile göremiyorsunuz. Bu kadar mı? Evlerin, malikanelerin bahçeleri bu duvarlarla kapatılmış, birkaç metre ötesini göremiyorsunuz. Zırhlı araçlar içinde, korumalar eşliğinde, harabeye dönüşmüş havaalanından alınıp, harabeye dönüştürülmüş yollarda bütün engellerde dura dura ilerleyip ABD'nin Bağdat'taki siyasi merkezi olan Yeşil Bölge'ye götürülüyorsunuz. Yol boyunca gördüğünüz tek şey gökyüzü. Irak neresi, Bağdat neresi, insanlar nerde?

Bir sahte güvenlik vahası oluşturulmuş. ABD askerlerinin girişte Irak Başbakanı'nı bile aradığı kontrol noktalarından girilen... Bir bakanlıktan öbürüne, Başbakanlık'tan Cumhurbaşkanlığı'na giderken, labirent gibi yollardan, adeta tünellerden geçiyorsunuz. Beton blokların üstüne tekrar tel örgüler örülmüş. Bu “güvenli vaha”da bile her hareketten ödü patlayan bir işgal..

ABD korumasında bir Irak yönetimi. Bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan ya da bakanlar. Her gün en büyük işleri evlerinden makamlarına sağ salim ulaşmak olan bir Bağdat yönetimi. Daha doğrusu, “iç kale”ye çekilmiş, halkla, Irak'la hiçbir ilgisi olmayan, onları göremeyen bir siyasi idare. ABD ordusu tarafından rehin alınmış bir siyasi kadro. Aynı ordu tarafından kendi halkına karşı korunan bir yönetim.

Sadece Başbakan Nuri el Maliki'nin ofisinden Celal Talabani'nin makamına giderken, köprüden geçerken, beton bloklara rağmen azıcık o nehri görebiliyorsunuz. Bu sırada, olağanüstü korumalara rağmen insan görebiliyorsunuz. Orada bakıyorsunuz ki, Yeşil Bölge ile Iraklılar arasında yüzyıllar kadar mesafe var.

Böyle bir tecridi, böyle bir yıkımı, böyle bir korkuyu hangi millet kaldırabilir? Saddam Hüseyin döneminde yapılan binalardan başka bir çivi bile çakılmayan, tek bir hastane, tek bir okul yapılmayan, milyarlarca dolarlık petrol geliri üzerinden korkunç bir paylaşımın yaşandığı bir ülke burası. İşgalin ve yağmanın dışında acımasız iç iktidar kavgasının yaşandığı bir ülke.

Bağdat'ın bombalanması nasıl bütün hesapların ötesindeyse, böylesine bir yıkımın nasıl hiçbir gerekçesi olamayacaksa, Irak'ı ayağa kaldırmak da bütün hesapların dışında tutulmalı. Siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve sosyal projelerle, Bağdat'ı yeniden eski günlerine döndürmek, Irak'ı tekrar ayağa kaldırmak gerekiyor. Ancak öncelikle işgalin sona ermesi için, içerideki mezhep eksenli ayrışmanın önüne geçilmesi için bir şeyler yapmak gerekiyor. Bu yüzden de Başbakan'ın dediği gibi; “Ne Sünniyim ne Şii, Müslümanım” söylemi çerçevesinde uzlaşma kapılarını aralamak gerekiyor.

Böyle bir yıkımın yaşandığı, böyle bir korkunun hakim olduğu bir ülkede ne ABD işgali kalıcıdır ne de iç kalelere hapsedilmiş Yeşil Bölge hükümeti!

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

30/6/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Anlamayanlar için bir daha tiraj gerçeği - EKREM DUMANLI

 EKREM DUMANLI

e.dumanli@zaman.com.trYorumlar

Anlamayanlar için bir daha tiraj gerçeği

Geçen hafta yurtdışındaydım. Döndüğümde masamda bir yığın gazete kupürü buldum. "Bir haftada bu kadar hakareti hak edecek ne yapmışız ki!" demekten alamadım kendimi. Her birine cevap versen bir dert; konuşulanları dikkate almasan bir başka dert.

Yine de birkaç satırla değinmekte fayda var; ancak asıl fotoğrafı doğru okumak lazım her şeyden önce: Son dönemde karşımızda yalnızlaşan ve güç kaybeden bir medya var. Geçmişte bir dediği iki edilmeyen, önünde herkesin el pençe divan durduğu medya dünyası, şimdilerde oluşan çok seslilik üzerine tehevvüre kapılmış durumda. Asabı bozuk yayıncılık yapmayı, ağzı bozuk yazı yazmayı bir maharet sanıyorlar. Oraya buraya saldırıp insanların canını yakıyorlar, sonra da kalkıp "bana hakaret edildi" diyerek kaynağı meçhul ve aşağılık mesajları kendileri için haklılık gerekçesi yapmaya çalışıyorlar. Marjinal bir gazete olursanız; bu hırçınlık anlaşılabilir. Nitekim öyle gazete ve televizyonlar var bu ülkede. Mesela Akşam Grubu'nun, çıtası çok düşük bir Tercüman'ı var; vallahi dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde üç gün yayın yapamaz; faşizm, ırkçılık suçundan kodesi boylar. Ne yaparsın ki bu ülkede itibarlı bir şirket bile böyle pespaye yayınlarla vaziyeti idare edebiliyor. Neyse. Konum marjinaller değil. Kendini merkezde sanan medya, tarihinde görülmemiş bir huşunetle gazetecilik yapmayı deniyor. Bu yanlış! Kitle gazeteleri Cumhuriyet'e benzemez; benzeyemez.

Örnek olsun diye söylüyorum: M.Yakup Yılmaz'ın haftanın beş günü Zaman'ı ve ona gönül verenleri hedef seçmesi tuhaf değil mi? İyi kötü tanıdığım bir insan. Bilebildiğim kadarıyla medeni, efendi, konuşulabilir bir meslektaş. Ama son dönemdeki asabiyetine bir mana veremiyorum. Yılların gazetecisi söze şöyle mi başlar: "AKP destekçisi dinci medya". Ayıp! Sen böyle söylersen başkalarının sana söylediğini de hak etmiş olmaz mısın? Meslektaşına saygı duymayan, kendine saygı duymuyor demektir. Benim tanıdığım M.Yakup, bu değil. Vakit de bu arkadaşıma "Pornocu" diye hitap ediyor. Ne kadar ayıp ve ne kadar çirkin. 'Kartel medyası' lafı da hoş değil. Aydın Doğan da bundan haz almıyordur herhalde; ancak bu ülkede 'kavgada yumruk sayılmaz' denir. Yazık! Ne "dinci medya" demeye gerek var; ne "kartel medyası" demeye. Herkesin kendine göre bir okur kitlesi ve yayın politikası olabilir; buna saygı duymak gerekir. Ayrıca herkes kendi işini doğru yapmalı, takdir ve tekdiri kamuoyuna bırakmalı.

Gelelim bu tiraj meselesine. Bunu merak eden insan, kendine yakışan centilmenlik içinde sorusunu sormalı ve aynı beyefendilik içinde cevabını almalı. ABC tiraj denetim hadisesindeki gelişmeleri bazı meslektaşlarımız kaçırmış. Konuya vâkıf olmayanlar için buraya kısaca notlar düşüyorum:

1) ABC Türkiye kurulduğunda dar bir medya topluluğunun dışında hiçbir medya kuruluşu yönetime alınmıyordu. Bu duruma başta Zaman olarak biz itiraz ettik. Kurucuların direnci Rekabet Kurulu'nun uyarısı üzerine kırıldı ve pek çok gazeteden üyeler alındı. Yani, ABC'ye (tiraj denetimine) biz kendi isteğimizle girdik; hatta şartları zorlaya zorlaya girdik. Tiraj denetiminden korkan, niçin tiraj denetimi yapacak kuruluşa üye olur? Nitekim pek çok gazete, bu oluşuma katılmadı; çünkü katılmak zorunda değiller.

2) ABC, tiraj denetim kriterleri koyarken abone sistemini yok edecek ilkeler uydurmaya kalktı. Dünyanın hiçbir yerinde istenmeyen şeyler talep etti. Bunlara itiraz ettik. Ne var ki pek çok itirazımıza kulak verilmedi. Buna rağmen biz gerekli tedbirleri aldık ve denetime hazır hale geldik. Ancak gördük ki her seferinde yeni bir engel üretilmeye, adeta abone sistemini yok edecek tedbirler alınmaya çalışıldı. Biz, bunun dünyada böyle yapılmadığını, tiraj denetiminin çığırından çıkarılıp okur denetimi haline dönüştürüldüğünü izah ettik. ABC, üst düzeyiyle bir araya gelip tüketici hakkına ve rekabet kurallarına aykırı durumları bildirdik. Ancak kötü bir yönetim şekliyle kriz çözme yerine krizle devam etme gibi tuhaf bir yol tercih etti o günkü üst düzey yönetici. Mesela her bir müşteri için kesilen faturayı kabul etmediğini, mutlaka makbuz istediğini söyledi. İnanılmaz bir şey bu! Devletin kabul ettiği, açık isim ve adres yazılı faturayı kabul etmiyor; her ay, her müşterinin tek tek bulunup imzalayacağı makbuz isteniyor. "Kuşku duyuyorsan faturadaki ismi araştır" dememize aldırmıyor. "Peki, bayiden sattığın gazetede niçin her bir ferde indirgenecek kadar denetim yapamıyorsun?" sorusunun da karşılığı yok.

3) Türkiye'de uygulanan ve anlamsız bir inada dayanan kurallar manzumesini IF-ABC dünya başkanı Chris Boyd'a sorduk. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama duymadığını; ancak ülkelere doğrudan müdahale edemediklerini söyledi. Ve bir tavsiyede bulundu: Dilerseniz ABC'nin kurucu üyesi BPA Worldwide'a özel bir tiraj denetimi yaptırabilirsiniz. Nitekim öyle yapıldı. Dünyanın 25'ten fazla ülkesinde 400'ün üzerinde gazete ve derginin tirajını denetleyen BPA Worldwide, Zaman'ı belli periyotlarla denetliyor ve raporunu açıklıyor.

4) ABC ile Zaman arasında yaşanan tartışma kamuoyuna yansıdı ve Rekabet Kurulu konuyu incelemeye aldı. Onlar da ABC'nin haksız rekabete yol açacak uygulamalar yaptığını tespit etti ve dokuz maddeyle bu haksızlığı giderecek yol haritasını gösterdi. Bu metni okumadan tiraj üzerine köşesinden yazı yazan, yanlış yazmış olur. Zira Rekabet Kurulu, konuya fevkalade bir ciddiyetle eğilmiş ve ileride gazete satışlarını öldürecek bir uygulamanın önünü almıştır; daha ötesi bazı medya gruplarının tekel olmasının önüne geçmiştir. M.Yakup Yılmaz (ve onun gibi tiraj konusuna yanlı yaklaşan arkadaşlar) Rekabet Kurulu'nun raporunu okumadan yorum yapıyor. O rapor, bir gazetenin değil, Türk gazeteciliğinin karşılaşacağı bir problemin önüne geçiyor.

Açık konuşuyorum; eğer bir gazetenin tirajından şüphe duyuyorsanız, onu uluslararası bir tiraj denetim firmasına denetletirsiniz olur biter. Bunu Türkiye'de yapan tek gazete Zaman'dır. BPA Worldwide gibi dünya markası bir denetim firması yıl boyunca bu denetimi yapıyor ve elde ettiği sonucu dünya kamuoyuna açıklıyor. ABC kendi kendine zarar verdi; objektif bir denetim yapacağına, abone sistemini kilitlemek isteyen bazı medya gruplarının aklına uydu ve Rekabet Kurulu'ndan ağır bir ders aldı. Keşke böyle olmasaydı. Eğer bir gazetenin tirajından kuşku duyacaksanız ölçüyü söyleyeyim: Bir gazeteyi kendi matbaanızda basar, kendi dağıtım şirketinizle dağıtır, satış rakamlarını da kendiniz açıklarsanız; burada bir hata olup olmadığını hiç kimse bilemez. Ne malum doğru söylediğiniz? Basan siz, dağıtan siz, açıklayan siz! Zaman, kendi matbaasında basılıyor, YAY-SAT kanalıyla dağıtılıyor; Cihan Medya Dağıtım yoluyla da abonelerine ulaştırılıyor. Üstelik bir de BPA Worldwide gibi ABC'nin de kurucu üyesi ve bu konuda dünyanın en muteber şirketine tiraj denetim imkânı sunuyor. Bundan şüphe duyacağına kendinden şüphe duy desem ayıp olur mu acaba? Tiraj denetiminin bir ülkede sadece bir kuruluşa verilmesi zaten yanlış. O yüzden dünyanın her yerinde pek çok şirket tirajları bilimsel metotlarla denetliyor. Hodri meydan; ABC buradaysa BPA orada. Ya da herhangi bir uluslararası denetim firması. Yüreği olan, böyle bir denetim firmasını Türkiye'ye davet etsin; gerçek manzara çıksın ortaya. Otellerde, benzinliklerde, kampüslerde nasıl bedava gazete dağıtıldığını biliyoruz. Zaten 20 dk. adında bedava gazete de çıkarıyor Doğan Grubu. Gaste diye bedava bir gazete de neşrediliyor ayrıca. Ancak Doğan Grubu'nun abone yapmak için kapı kapı dolaştığı pek bilinmiyor. Birisi M. Yakup Bey'e bu durumu söylemeli. Hatta bir ipucu daha vereyim: Bazı işyerlerinde abone yapılırken Hürriyet'le beraber dinî kitaplar dağıtılıyor. Bunda bir yanlışlık görmüyorum. Demek istediğim sadece şu: Abone sistemiyle satış, önemli bir tiraj hamlesidir; bunun yanlışlığı üzerine mangalda kül bırakmayacak iri puntolu laflar üretmeye gerek yok. Eninde sonunda varacağınız yer burası. Yarın mahcup olacağınız şeyi bugün niye söylüyorsunuz ki!

SONUÇ:

BİR DAVET:

BİR SORU:

 

 


Bozgun psikolojisi

Asabı bozuk yayıncılıktan medet uman bir kişi olsa, görmezden gelirsiniz olur biter. İnanılmaz bir öfkeyle saldırıyor, güç kaybeden medya. Bu aslında kadim bir metot; saldırarak kendinden bahsettirme, popüler kalma...

Birkaç güne sıkışan öfkeye bakar mısınız. Bir köşe yazarı, Taraf'ın Zaman'da basıldığını iddia ediyor. İnsaf be kardeşim! İnsan Taraf'ın künyesine bir bakar; orada hangi baskı tesisinde basıldığı yazıyor. Bu kadar mı dağılmış durumdasınız, bu kadar mı kulağınıza üflenen her şeyi gerçek sanıyorsunuz? Kaldı ki Taraf'ı Zaman matbaasında bassan ne olur; ne mahzuru var? Her gazete, Türkiye'nin altı şehrine matbaa kurmak zorunda mı?

Bir başka köşe yazarı, Leyla İpekçi'ye takmış kafayı. Kafa da kafa yani; İpekçi'nin cemaat bursuyla Amerika'da okuduğunu, Zaman'ı, Taraf'ı, kısacası her şeyi aşure yapmış arkadaş. Leyla Hanım, ABD'ye ayak basmış biri değil; ama olsun(!) 'Yalandan kim ölmüş' diyen kalemine sarılıyor.

Bir de meseleyi temelinden yanlış aksettirenler var. Mesela Fethullah Gülen'le ilgili yayınlar. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'ndan da beraat çıktı ya; neredeyse gayzından çatlayacak birileri. Yeni bir hadise keşfetmişler. Güya, Amerika'da savcılık bir dosya hazırlamış ve Gülen hakkında ağır suçlamalarda bulunmuş. Yanlış! Vize verilmeyince Gülen'in avukatları göçmenlik bürosunu mahkemeye vermiş. Hâkim her iki tarafı da dinliyor. Göçmenlik bürosu vize vermeme gerekçelerini anlatabilmek için bir kısım iddialar öne sürüyor. Bizim gazeteler, bunu Gülen hakkında savcılık dava açmış gibi takdim ediyor. Konu ne? Vize. E hani Sayın Gülen "Amerika'nın adamı" diye yeri göğü inletiyordunuz; ne oldu, basit bir vizeyi bile vermemişler işte.

Bazı kişi ve grupların hırçınlığını belli bir oranda mazur görmek gerekiyor galiba. Tipik bir bozgun psikolojisiyle karşı karşıyayız. Güç kaybettikçe "öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya" psikolojisine kapılıyorlar. Toplumsal desteği kaybedenlerin tek seçeneği var: Saldırmak; alacağı tepkilere dayanarak ayakta kalabilmek. Soğukkanlı olmakta, kendi işimize odaklanmakta fayda var. Sonuçta kimin haklı olduğuna, hangi gazetenin/televizyonun adam gibi mesleğini icra ettiğine kamu vicdanı karar verecek; medya terörizmi değil!

 


HAFTALIK ORTALAMA GAZETE SATIŞLARI
(16-22 HAZİRAN 2008)
GAZETEFİYATIH. ORTALAMA NET SATIŞÖNCEKİ HAFTAFARK
Z A M A N45 YKr776.601790.104-13.503
POSTA25 YKr660.796634.88225.914
HÜRRİYET40 YKr538.723508.81229.911
SABAH35 YKr432.736405.70527.031
PAS FOTOMAÇ30 YKr308.697264.76743.930
FANATİK30 YKr269.523228.83540.688
TAKVİM25 YKr223.800212.01111.789
MİLLİYET30 YKr216.649210.8125.837
VATAN35 YKr206.877198.9237.954
AKŞAM35 YKr202.433181.31221.121
GÜNEŞ30 YKr163.929157.6926.237
STAR30 YKr150.723131.08319.640
TÜRKİYE40 YKr146.482145.3031.179
SÖZCÜ25 Ykr124.065119.3224.743
Y. ŞAFAK40 YKr114.111111.8362.275
CUMHURİYET75 YKr75.68376.285-602
FOTOGOL30 YKr75.27660.13815.138
E.FOTOSPOR30 YKr71.72659.88011.846
A. VAKİT50 YKr70.54572.166-1.621
ŞOK25 YKr60.43259.718714
YENİÇAĞ40 YKr53.67353.555118
MİLLİ GAZETE50 YKr50.27150.2710
RADİKAL40 YKr47.92543.5564.369
BUGÜN30 YKr47.32147.3210
DÜNYA70 YKr47.32047.30713
TARAF40 YKr28.46724.1304.337
H. O. TERCÜMAN30 YKr26.44826.094354
REFERANS60 YKr14.70414.715-11
ORTADOĞU30 YKr8.2588.385-127
YENİ ASYA50 YKr7.1257.215-90
BİRGÜN75 YKr6.9927.054-62
G. EVRENSEL35 YKr6.9567.771-815
YENİ MESAJ30 YKr5.5985.612-14
TODAY'S ZAMAN1.5 YTL5.5315.47160
T. DAILY NEWS1,5 YTL2.7622.939-177
HÜRSES10 YKr2.1962.16630
ÖNCE VATAN15 YKr1.1251.10916
GENEL TOPLAM.5.252.4794.984.257268.222
Kaynak: YAYSAT-TURKUVAZ

30 Haziran 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

30/6/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

HAYDİ HÜRRİYET CESUR OL

HAYDİ HÜRRİYET CESUR OL !!!

Abdullah Abdülkadiroğlu


Başbakanı hastaymış gibi göstermeye çalışan Hürriyet’e cevap:
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı aslanlar gibi görevinin başında.


Hürriyet Gazetesi belki de basın tarihine geçecek şekilde bel altı vurmaya devam ediyor. Bir ülkenin başbakanına ait sağlık bilgilerini mal bulmuş mağribi gibi manşetten vermenin gazetecilikle falan izah edilecek tarafı yok.

Ne basın ahlakı, ne de meslek ilkeleriyle açıklanamayacak bir durum, başka bir şey bu.

Düşmanlık gibi, kin gibi, nefret gibi, menfaat tetikçiliği gibi apayrı bir kategori.

Türk milletinin böyle bir habere tepki vereceğini bile bile, hele bir de kalkıp
‘işte başbakanın kan tahlili sonuçları’ diye bunu manşet yapmak ipi koparmışlıktan başka bir şey değil.

Bu artık son nokta.

ABD kendi başkanının yurtdışında idrarını bile bırakmazken, beğenmedikleri Arap kralı ihtiyacını gidereceği klozeti yanında taşırken, Türkiye Cumhuriyetinin başbakanının kan tahlili sonuçlarını bütün dünyaya ilan eden, üstelik bunu
‘sanki hastalıklı bir başbakan tarafından yönetiliyormuşuz’ havasında servis yapan bir anlayış gazetecilik falan değildir.

Doğan Grubu Hürriyet’in bu manşetliye artık gazetecilik yapmadığını açıkça ilan etmiştir. Bu olay, iktidarıyla alenen kavgalı olan hiçbir ülke basınının bugüne kadar tevessül etmediği bir boyut.

Son yıllarda sürekli başbakanın sağlığıyla uğraşan Doğan medyası bu son yayınla bardağı taşırdı. Bir basın kuruluşunun ülkesine verebileceği zararı göstermiş oldu.

Karşı karşıya olduğumuz durum; 500 bin tiraja güvenip yapılacak basiretsizlik değil.

Altında başka bir şey olmalı.

Bir insanın sağlığı üzerinden prim yapmaya kalkmak, hastalıktan kendine menfaat çıkarmaya çalışmak, sağlık sorunları sebebiyle bir insanı alaşağı etmek için kolpo atmak bizim milletin hoş göreceği şeyler değil.

Bu millet haysiyetli, onurlu bir millettir.

Böyle Ali Cengiz oyunlarına prim vermez, tepkisini sert koyar, tokadı indirir. Adamın gözünün yaşına bakmaz.

Bu manşet milleti karşısına almak demektir. Bir gazete bu kadar cesur olabiliyorsa, bu kadar ileri gidebiliyorsa, mesleki sınırlarını bu kadar aşabiliyorsa, bunun başka sebebi olmalı.

Bunun adı gazetecilik falan değil.

Bir okur habere tepkisini dile getirirken Hürriyet’e hitaben; ‘Sayın Başbakanımızın en azından tahlili yapılacak bir kanı var, ya sizin’ diye sormuş.

Milletin bu edepsizliğe vereceği en anlamlı tepkidir bu.

İşinize gelmeyeni hasta diye yıpratmaya çalışmak kadar aşağılık bir yol olamaz. Buna apaçık bel altı vurmak derler.

Gazetecilik haysiyet gerektirir. Gazetecilik onurlu olmayı gerektirir.

Ülkenizin başbakanını sevmeyebilirsiniz ama gazetecilik ülkesini sevmeyi gerektirir.

Gazetecilik özel bilgileri saklayabilmeyi gerektirir.

Kaldı ki başbakanda var olduğu gözüken rahatsızlıklar toplumun büyük bir kesiminde belli bir yaştan sonra ortaya çıkan hastalıklar.

Üstelik bu sağlık sorunları başbakan olmak için engel de değil.

Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı içerde ve dışarıda aslanlar gibi bu ülkeyi temsil ediyor.

Şimdi; işte soru:

Aynı zamanda Hürriyet başyazarı olan Basın Konseyi Başkanı Sayın Oktay Ekşi, basın meslek ilkelerinin; ‘özel hayat’, ‘saklı kalması gereken bilgilerin ifşası’ ve ‘gazeteci saygınlığını ihlal eden haber alma şekli’ maddelerini açıkça çiğneyen kendi gazetesini kınayacak mı ?

İşte bir soru daha:

Hürriyet; eğer bir ihanet planının parçası değilse, kötü bir niyeti yoksa, bunu gerçekten bir gazetecilik refleksiyle yaptıysa, ülkeye zarar verdiğini düşünmüyorsa, yarınki manşetinde; demiyorum ülkenin farklı stratejik kurumlarının başındaki isimlerin, kendi patronunun kan tahlillerini ve sağlık raporlarını da yayınlayıp tarafsızlığını ortaya koyabilecek mi ?

Hürriyet bu ayıptan kurtulmak için kendi patronunun kan şekerinin, kolesterolünün, üresinin kaç olduğunu kamuoyuyla paylaşabilecek mi ? Kendi patronunun kan tahlili sonuçlarını manşetten kamuoyuna gösterebilecek mi ?

Gazete patronunun sağlığı ülkenin başbakanınınkinden daha stratejik olmasa gerek.

Ülkenin başbakanının hastalıklarını saklama edebi duymayan Hürriyet’in bundan çekinmemesi lazım.

Haydi Hürriyet cesur ol ve yap bunu.

 


30.Haziran.2008 09:23:49

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

23/5/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Sıra Dışı Olmayı Standart Hale Getirmek

Sıra Dışı Olmayı Standart Hale Getirmek

 

Melih Arat

 

Geniş konferans olarak sunduğum “Sıra Dışı Yaşam Becerileri” programlarında sıkça karşılaştığım bir soru vardır: “Hocam, herkes sıra dışı olursa, sıra dışı olmak sıradanlaşmaz mı?”  Cevap: “Sıra dışı olmak yapılan işi farklılaştırmak için akıl katmak anlamına gelir. Herkesin yaptığı işe katacağı akıl da farklı olacağından sıra dışı olan sıradanlaşmaz. Ama herkes sıra dışı olursa yaşamda kullanılan akıl miktarı artar.

 

Ticaret lisesinde paranın tarihini anlatacak bir öğretmen, müzelerde çektiği para fotoğraflarıyla ders işliyor. Bir biyoloji öğretmeni Doğa Tarihi Müzesi’nde ders işliyor. Bir edebiyat öğretmeni çocuklara belirli dönemlerin özelliklerini anlatabilmek için farz edin ki şu dönemin şairisiniz, o dönemin şairi gibi şiir yazın diyor. Bir matematik öğretmeni sınıfa getirdiği bardak, kalem, toka gibi cisimlerin hacimlerini hesaplayalım diyor. Bir fizik öğretmeni madeni bir paranın yere düşmesinin yarattığı sesin desibelini nasıl ölçeriz diye sınıfta çocuklarla birlikte düşünüyor. Şimdi bu öğretmenlerin her biri kendi dersleriyle ilgili sıra dışı bir yöntem buluyor. Bunları ayrı ayrı buldukları bu yöntemler, bu insanları sırı dışı olmak adına sıradanlaştırıyor; ama buldukları toplum için katma değer oluşturuyor.

 

<******> Şimdi sıra dışı bir öğretmen düşünelim. Sıra dışı bir ders işleme tekniği var. Aynı zamanda sıra dışı ödevler ve projeler veriyor. Okulda bir efsane. Bütün öğrenciler bu öğretmeni çok seviyor. Onun ismi bir törende söylenince öğrencilerden içten bir alkış kopuyor. Ne var ki, okuldaki diğer öğretmenler onun gibi değil. Bir gün geliyor, bu sıra dışı öğretmen başka bir okula geçiyor. Yerine de yeni bir öğretmen başlıyor. Sıradan mı sıradan. Çocuklar sıkılıyorlar derste, derse ilgileri yok oluyor. Öğretmenin gidişiyle sıra dışı dersler bitiyor. Okul bütünüyle sıradanlaşıyor.

 

Başka bir okul. Sıradan bir öğretmen. Müfredata katı bir şekilde bağlı. Çocuklara espri yapmak yerine, onlara bağıran, onları sert sözlerle idare etmeye çalışan bir insan. Öğrencilerin derse hiç ilgisi yok. Öğretmen sınıfa hakim olamıyor. Olmak istiyor; ama nasıl yapacağını bilmiyor. Çok şanslı iletişim de olduğu kişilerden biri, bu işi nasıl sıra dışı bir şekilde yapabileceğine ilişkin kitaplar veriyor. Ama öğretmen bu kitaplardan yararlanmıyor. Korkuyor. Müfettişler geldiğinde sıra dışı ders yapıp yapmadığını değil, müfredata (zorunlu eğitim içeriği) ne kadar uyup uymadığını kontrol edecekler. Raydan çıkmak istemiyor. Hem müfredata uyup hem de sıra dışı ders işleyecek beceriyi de sergileyemiyor. Sonuç çocuklar derste esniyorlar. Bu öğretmenin ödevlerini yapmak istemiyorlar.

 

Gerek özel okullar için, gerekse devlet okulları için ihtiyaç duyduğumuz şey, bir öğretmenin sıra dışı olması değil, sıra dışı ders işlemeyi standart hale getirmek. Çünkü sıra dışı ders işleme ve sıra dışı ödevler çocukların ilgisini derse veriyor. Ne var ki, bunu tek başına bir öğretmenin yapması yeterli gelmiyor. Bazı öğretmenler, müfredatı yaratıcı ve sıra dışı bir şekilde işleyecek yöntemler geliştiriyor. Ama her öğretmen böyle yöntem geliştiremiyor. Öyle olmayınca da okullar sıradanlaşıyor ve öğrencilerin ilgisini çekmiyor. <******>

 

Bir öğretmen “Ben dersimi müfredata uygun ama nasıl sıra dışı işleyebilirim?” sorusuna odaklanabilir. Bir okul müdürü, “Okuldaki bütün derslerin müfredata uygun ama nasıl sıra dışı işlenebilir?” sorusuna odaklanabilir. Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki ilgili uzmanlar “Tüm dersleri sıra dışı işlenecek halde nasıl standartlaştırabiliriz?”  sorusuna odaklanabilirler. Bir öğrenci, “Ben nasıl sıra dışı bir şekilde etkili ve verimli ders çalışabilirim?” sorusuna odaklanabilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/4/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Sorunlarımızın Çözümü MELİH ARAT

Sorunlarımızın Çözümü     MELİH ARAT

 

Bir kelebek yanlışlıkla bir mutfağın penceresinden içeri girmişti. Begüm ise kelebeğin içeri girdiğinden habersiz pencereyi kapatıp dışarı çıkmıştı. Kelebek saydam pencereyi fark etmeyerek dışarı çıkmak isteyip çıkamamıştı. 48 saatlik sıradan bir kelebek ömrüne sahip olan kahramanımız kısacık ömrünü hiç istemediği bir yerde geçirdiğini seziyor ve mutsuz oluyordu. Bir saat kadar sonra Begüm alışverişten eve döndü ve yine kelebekten tamamen habersiz bir şekilde mutfak penceresini açtı ve eşyaları yerleştirmeye başladı. Kelebeğimizde ömrünün geri kalanını özgür bir şekilde geçirmek üzere kanatlarını çırparak uzaklaştı.

 

F’nin çok ilginç ve gizli bir amacı vardı. Bu amacından ötürü, güneşin erken doğmasını istiyordu. Gün ışığıyla karşılaşmak için inanılmaz bir arzusu vardı. Bu arzusunu bilgeliğiyle tanınmış bir arkadaşı olan E.T. ile paylaştı. Arkadaşı da sabahı beklemesini önerdi. Sabretmesi yeterliydi. F, arkadaşına “Sabrın dışında bir yol yok mu?” diye sordu. Bilge arkadaşı E.T., “Elbette var,” dedi. “Sabretmenin dışında bir yol daha var. Doğuya doğru yürüyecek olursan, senin açından güneş daha erken doğmuş olur.”

 

Filiz, Deniz ile evlenmek istiyordu. Ne var ki, Filiz’in babası kızının Deniz’le evlenmesini istemiyordu. Konu komşu daha önce Deniz’in birçok kızla gezip tozduğunu ve hiçbir ciddi ilişki kurmadan ayrıldığını söylemişti. Filiz’in babası, Deniz’in nişanlandıktan sonra ayrılabileceğini düşünüyor, kızıyla Deniz’in ilişkisinin sürmesini istemiyordu. Bunu da açık bir şekilde kızına,  dolaylı bir dille de Deniz’e söylemişti. Filiz ve Deniz bu konuyu değerlendirdiklerinde Deniz sadece “Sabredelim” dedi. “Doğru zamanın gelmesini bekleyelim.” Böylece görüşmeye devam ettiler. Bu arada her türlü bayram ve kandil gününde Deniz, Filiz’in babasını ya ziyaret etti ya da telefon açtı. Filiz’in babası zamanla bu genci başka bir gözle görmeye başladı ve yaklaşık bir buçuk yıl sonra kızına sordu: “Sen bu adamla evlenmek istiyor musun?” Kızı da “Evet” deyince babası “Gelip istesinler o zaman dedi.”

 

İngiltere’ye çocuk bakıcısı olarak giden Duygu, umulmadık bir sorunla karşılaşmıştı. Çocuğun anne-babası onu çok sevdiyse de, Teta onu sevmemişti. Tek başına yemek yiyemiyor ve giyinemiyorsa da Duygu’nun onu yemesine, giyinmesine yardım etmesini istemiyor ve Duygu’yla oynamıyordu. Sürekli çatışmalı bir ilişkileri gelişmişti. Duygu İngilizcesi’ni geliştirmek için oradaydı ve yeni bir aile bulması oldukça zor olacaktı. Ancak o sabretti. Koşullar mutlaka değişecekti ve geçen zaman içinde Teta onu çok sevdi. O kadar ki, neredeyse annesinden çok. Bir şeyi hem annesiyle, hem Duygu ile yapma imkanı varsa Duygu ile yapmayı tercih ediyordu. Duygu’nun aileden ayrılma günü gelip çattığında yaşanılanlar, Duygu’nun bu aileyle birlikte yaşamaya başladığı günden çok farklıydı. Teta, Duygu’ya sarılmış, gittiği için hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zaman ve koşullar değişmişti.

 

Alp, bir fabrikaya uzun süre mal sattıktan sonra satın alma müdürüyle bir çatışma yaşamıştı ve fabrika Alplerin şirketinden mal almayı bırakmıştı. Bir yıl sonra fabrikanın satın alma müdürü işten ayrıldı ve yerine yeni biri geldi. Alp’te yeni satın alma müdürüyle tanışarak yeniden mal satmaya başladı.

 

Gün ışığında E.T., F’ye herhangi bir sorunumuzun çözümünün ve çözümsüzlüğünün birçok örnekte belirli bir zamanla ilgili olduğunu söyledi. Belirli bir amacımıza ulaşamıyorsak, bu amacımıza ulaşılamayacağını değil, o anki koşullar itibariyle ulaşılamayacağını gösterir. Dünya sürekli bir değişim içinde. İnsanlar doğuyor, ölüyor; ülkelerin sınırları değişiyor. İklimler, kara parçalarının yerleri bile değişiyor. Sorunlarımızın çözümü, bazen sadece uygun koşulların ortaya çıkacağı zamanı beklemektedir. Elbette insan elinde imkan varsa zamanı bu uygun koşulların oluşması için çaba harcayarak da değerlendirebilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

1/4/2008 · Kategori: KOSE YAZILARI

Karar verin, hangisi etik? EKREM DUMANLI

Karar verin, hangisi etik?                           EKREM DUMANLI

 

Öyle anlaşılıyor ki Türkiye daha uzun bir dönem, parti kapatma davasına kilitlenmiş olacak. Yaralayıcı bir durum... Halkın neredeyse yarısının destek verdiği bir parti kapatılmak isteniyor.

Vatandaşın (AK Parti'ye oy vermeyenler de dahil) bu siyaset dışı tasarruftan rencide olmaması mümkün değil. Üstelik sonu yok kapatma meselesinin. Bugün Meclis'te grubu olan dört parti var; ikisi hakkında kapatma davası açılmış durumda. Yarın MHP ve CHP hakkında dava açılmayacağını kim garanti edebilir?

Çözüm Meclis'tedir. Halk iradesini vekâleten temsil edenler, meseleye koyu particilik açısından yaklaşamaz; yaklaşmamalı. Parti çıkarı üzerine yapılan hesaplamalar geri teper. Liderlerin hadiseye daha kuşatıcı, daha uzun vadeli bakması ve demokrasinin devamını düşünerek karar vermesi şart. Bazıları fark etmese bile bugünkü durum, mazidekinden çok farklı. Geçmişte kapatılan partililerle ilgili oluşan psikolojik hava bugünkünden çok daha değişikti. Mesela Refah Partisi ya da Fazilet Partisi kapatılırken halk buna da tepki vermişti; ancak o günkü atmosfer "kapatılsa da olur" gibi bir imajın oluşmasına müsaitti. Şüpheler köpürtülmüş, endişeler kışkırtılmıştı... Zaten bu nedenle yurtdışından da büyük tepki gelmedi. Oysa AK Parti ile ilgili toplumun bütün kesimleri aynı şeyi düşünüyor: AB yolunda bu kadar büyük adımlar atmış, ekonominin gelişmesi konusunda büyük mesafeler almış ve bu tür sebeplere binaen yüzde 47 destek bulmuş bir parti kapatılamaz; kapatılamamalı.

Önceki gün Avrupa Birliği dışişleri bakanları toplantısı yapıldı Slovenya'da. Orada çok net söylenen cümle şu: "AK Parti kapatılırsa AB-Türkiye ilişkileri kesilir." Uluslararası gerçek aynen budur! Bu durum karşısında, "kesilirse kesilsin" denemez; zira AB bir devlet projesidir, hükümet projesi değil. Bugün AB'den kopan Türkiye'nin gireceği yeni yörünge tüyler ürpertici senaryolara da açıktır. Ayrıca, konu AB ile sınırlı da değildir; parti kapatma davası demokratik yollardan çözümlenemezse Türkiye bütün dünyadan dışlanır, kendi içine kapanır, ekonomisi dibe vurur, dikta yanlısı bir avuç insanın dışında herkes çok ağır bedeller öder.

Her şey bir yana: Bu millet kendi iradesine siyaset dışı müdahaleleri istemiyor. Haklıdır da. Vatandaş arzu ediyor ki siyasetçinin ödüllendirilmesini de, cezalandırılmasını da kendisi yapsın. Halkın kapatma meselesine karşı olduğu o kadar açık ki "kapatılsın" diyenler bile cümleye "Aslında bu çağda parti kapatmak çözüm değil, ancak..." diye başlıyor. Ardından söylenen her söz çelişkidir, başka bir şey değil.

Türkçemizde ilginç bir deyim var: "İstemem ama yan cebime koy". Evet, bugünkü CHP'nin ve Deniz Baykal'ın tavrı tam da budur. Siyaset arenasında yenemediği rakibini kurumlar eliyle mağlup etmek istiyor. Doğru mu bu, etik mi bu? "Mahkeme sürerken anayasa değişikliği etik olmaz." diyor Baykal. Peki seçimde yenemediğin rakibini e-muhtıralarla, mahkeme kararlarıyla yenmeye kalkışmak etik mi?

Aynı durum MHP ve Devlet Bahçeli için de geçerlidir. MHP, son dönemde tercihini halk iradesi ve kamu vicdanından yana koyarak kendine yeni alanlar açtı, seçmen profilini daha geniş bir yelpazeye taşıdı. Şimdilerde MHP'li yetkililer, "Anayasa değişikliği yapalım, parti kapatmayı kaldıralım/zorlaştıralım; ancak suçun şahsîliği doğrultusunda kişileri yargılayalım" diyorlar. Bu fikir kısmen doğru; ancak halk bunu yavaş yavaş şöyle anlıyor: "AK Parti kapanmasın, Tayyip Erdoğan'ı yasaklayalım". Şayet MHP'nin muradı buysa, bu düşünce de "istemem, yan cebime koy" demektir ki; Türk milleti buna da razı olmaz ve MHP bu işten zararlı çıkar. En güzeli, siyaseti tabii mecrası içinde yürütmek, siyaset dışı yollara başvurmamaktır.

Karşımızda siyasî bir kriz var, doğrudur; ancak Türk demokrasisi bunu da aşacak birikime, tecrübeye ve yetkinliğe sahiptir. Yeter ki ucuz ayak oyunlarına başvurmak yerine, kamu vicdanına uygun adımlar atılsın. Etik değerler gücünü ma'şeri vicdandan alır; siyasî kurnazlıktan ya da tuzaklardan değil...

01 Nisan 2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::